meze etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
meze etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mayıs 2015 Çarşamba

anadolu yakası meyhane arayışları birinci bölüm

mayıs geldi sokağa taştık, rakıya düştük hamdolsun. hayatta muhtemelen en sevdiğim şey yazı denizle geçirmek, ikincisi yaz geceleri, üçüncüsü ise bahar akşamları. ve tabii ki, bunların her biriyle en az üç rakı.

hayır böyle yazınca da beni acayip "sünger" filan da sanmayın, üç dediğim tam duble bile değil. masasını seviyorum. daha önce de böyle güzellemeler yazdığım için yanlış bir algı oluşmuş sanırım, ayol ben daha ilk kadehinin sonunda sırıtmaya başlayan insanım, hiç bana güvenmeyin bak baştan anlaşalım. hem öyle olması daha bile iyi bence, masanın tadını en çok ben çıkarıyorum haberiniz yok.

yalnız dün öyle olmadı. dünkü masamıza hakim olan konu benim büyük "savaşsızlığımdı." hayatımdaki tüm mantıklı insanlar gibi serkan da, benim kendimi iş dünyasının savaş ortamına sokmama eğilimimi sürdürülebilir bulmuyor. itiraz edemeyeceğim hayat gerçekleriyle yüzleşince bende alkolün pek bir etkisi kalmadı tabii.

bunu kabullenmekte halen zorluk çekiyorum. sakin, mesleğin olağan ve beklenen gerilimlerinin üzerine çıkman gerekmeyen, hoşlanmadığın ortamlarda bulunup istemediğin insanlarla muhatap olmaya mecbur kalmadığın, "tatlış" bir iş hayatı mümkün olmalı.

hayırlısı olsun.

mayıs rakılarına dönersek; aslında buraya dün gittiğimiz çengelköy iskele restoran'dan bahsetmeye gelmiştim. ama biliyorsunuz hayattaki her şey bir süreç meselesi ve tüm anlarımızın birer hikayesi var. o yüzden, sonu çengelköy'e çıkan süreçteki diğer meyhanelerden söz etmem kesinlikle gerekiyor. çünkü ismet baba olmasa kuzguncuk'a gidip mülkiyeliler lokali'ne oturmayacak, sonra da serkan'la gitmek için çengelköy'e karar vermeyecektim. ve bütün bunlar olmasa, en sevdiğim meyhanenin halen birtat olduğunu anmam da gerekmeyecekti.

konumuz doğum günü, hedef ismet baba, tarih geçen cuma.

öncelikle şunu ortaya koyalım, ortaköy'de oturan insanı doğum günü için te anadolu yakasına getirmenin mantığı nedir?

anadolu yakasının daha güzel olması.

biliyorum çok spekülatif bir şey bu söylediğim, ama rakı denince benim aklımda oluşan görüntü hep boğaz'ın bizim tarafında oluyor. çünkü "havası" farklı, bir kere gerçekten denizin dibinde olabiliyorsun. ikincisi ortalıkta daha az "tiki" var. üçüncüsü, istanbul'dan uzaklaşmadan, trafiğe bile fazla girmen gerekmeden, şehrin yaşanmaz hallerinden uzak durabiliyorsun. işte yukarıda kendime dair anlatmak istediğim buydu, "uzak durmadan ama keşmekeşle de uğraşmayarak, kendi yolumuzda, kendi bildiğimiz gibi." tam bir anadolu yakası boğaz kenarı rakı masası.

laubali olmayan derin bir samimiyet ortamı.

deniz kadar ve onun gibi derin gerçekten hiçbir şey yok ya.

konuyu saptırmadan meyhanelere dönersek yalnız, teşekkürler.

anadolu yakası olmasının dışında bir kararım daha vardı; villa bosphorus gibi bir yerlere değil bildiğimiz meyhaneye gitmek. kebap ve rakı gibi "bizim" olan şeylerde öyle bir şıklık halini açıkçası gereksiz buluyorum. mesela iş yemeği için veya saygının samimiyeti aşacağı insanlarla gidersin, hatta o durumlarda oralara gitmen gerekir. ama eşin dostun sevgilinle, ortada bunu gerektiren bir sebep yokken, rakı bence lüks restoranda değil meyhanede içilmesi gereken bir şey. kebap için de tamamen böyle düşünüyorum. bunlar bana ait olan ve benim de kendilerine ait olduğum şeyler, rica ederim gereksiz mesafeler koymayalım aramıza.

neyse işte o gün ofisteydim,  ismet baba'yı ciddiyim en az on beş kere aradım tamam mı. açmıyorlar. "sadece telefonla rezervasyon alıyoruz" diyorlar ama telefona bakmıyorlar. ve benim salı akşamına rezervasyon yaptırmam lazım, delirmek üzereyim. neyse topladım çantamı, demet de ofisteydi, "hadi kuzguncuk'a gidelim" dedim.

"o nereden çıktı şimdi" derken hemen ikna oldu çünkü boğaz'da rakıya nasıl ikna olmazsın, kalktık gittik. meğer o gün kandil diye kapalılarmış. e gelmişken nereye otursak da ne içsek derken, kuzguncuk'ta rakı içilecek başka bir yer bulamadığımız ve bulsak da zaten bilemediğimizden, mülkiyeliler birliği lokali'ne gittik.

Fotoğraf demkuzguncuk.com'dan.
ufak bir terası var ama manzaralı değil, ama inanın bu sorun değil. müzik var mıydı hatırlamıyorum ama aramıyorsun zaten, kendini soğuk ve sevimsiz bir yerde hissetmediğin için masanda sohbet kendiliğinden yürüyüveriyor. meze tepsiyle gelmedi menüden seçtik, ama uzun listede yazanlardan mevsimsel olan bir iki çeşit dışında tamamı vardı.

neler yedik tam hatırlamıyorum, fotoğrafını çekseymişim iyiymiş. biber kızartma, soslu patlıcan, enginar, kalamar, mücver, birer beyaz peynir, toplam 4 tek rakı, şalgam, iki türk kahvesi - sanki bir meze daha vardı ama... işte bunlara 100 lira ödedik.

her biri çok güzeldi, mesela ben biberden hiç hoşlanmayan biri olarak domates soslu kızartmaya bayıldım. mücver zaten kesinlikle enfes; birtat'ın ciğeri neyse buranın mücveri de o bence. müşteri profili ve ortam tam da anadolu yakasını seçme sebebime uygun. yani burası acayip tatlı bir yer, bence mutlaka deneyin.

servis aksayabiliyor ama elemanlar güleryüzlü ve sıcak. hiçbir şeye kızamıyorsunuz. yani şalgamın rakıyı neredeyse yarılamışken gelmesi gerçekten sorun olmayabilir tamam, ama neden çay yok bitanesi? ya on numara yer yapmışsınız, insan gerçekten manzara eksiğini dahi fark etmiyor mezesine aşık olmaktan, ama çay? nasıl yok ya. gerçi meyhanelerde olmayabiliyormuş demet söyledi, ama nasıl olmaz? hadi biz zaten az içecektik, planlı bir rakı gecesi değildi çünkü. ama devam edecek olsam, "ara çayı" olmadan olur mu hiç? aşkolsun.

ismet  baba'nın kapalı olmasına şükrederek kalktık oradan.

ertesi gün, "umarım salı için yer kalmıştır" tedirginliğiyle ismet baba'yı aradım. diyalog şu şekilde gelişti:

- iyi günler, salı akşamı için iki kişilik rezervasyon yaptırmak istiyorum ben, pencere kenarı olsun mümkünse.
- kenardaki masalarımız büyük hanfendi, iki kişilik rezervasyon alamıyoruz. ama siz geldiğiniz zaman yardımcı oluruz, ayakta kalmazsınız.
- ama benim derdim ayakta kalmamak değil ki, kenarda oturmak istiyorum?
- boğaz kenarındaki masalarımız büyük hanfendi, iki kişiyi alamıyoruz.
- iyi de ben sizi boğaz kenarında oturmak için aradım, oturamayacaksam başka yer bakayım?
- peki hanfendi.

ismet baba konusu burada kapanmıştır, elveda meyhaneci, artık kalamıyorum.

işte pazartesi akşamı kadıköy'de jale'ye bundan bahsederken, demesin mi ki hadi kalk birtat'a gidip rakı içelim...

ay kalkmaz mıyım aşkolsun, hem jale, hem rakı, hem kadıköy, hem birtat. kare gibi kare.

orayı ayrıca ve uzun uzun anlatacağım; bu yazıya sıkıştırmak hem birtat'a hem mülkiyeliler'e ayıp olur çünkü.

öte yandan, biliyorsunuz ki salı için boğaz peşindeydim ve ismet baba'ya elveda demiştim, yani boğaz meyhanesi konusu da kapanmış değil halen...

o akşam için pek çok kez gördüğüm, iyi olduğunu da bir şekilde duymuş bulunduğum, ama hiç gitmediğim bir yer olan çengelköy iskele restoran'ı aradım. herhangi bir yazıya sıkıştırmak bu restorana bence pek ayıp olmaz ama, başka bir yerin kendisiyle bir tutulmasından çekinirim. bu yüzden, müsaadenizle onu da ayrı bir yazıya saklayıp, şimdi allah'ın mecidiyeköy'ünün ortasında, mahalleme döneceğim saatleri sayıp çayımı içimleyeceğim.

sonra yine akşam olacak, güneş batacak, içmeyip de ne halt edeceksin?

afiyetler,
göksun.

9 Eylül 2013 Pazartesi

inciraltı'nda islim kebaplı edith piaf

(dikkat dikkat, spoiler veriyorum! yazının sonunda edith piaf'ı andım, ilk baştaki patlıcan meselesiyle çok uygun düşmüyor ama bence siz yine de okurken şunu bir dinleyin: http://www.youtube.com/watch?v=arE9tIculcA - 
buyrun bu da tercümesi https://eksisozluk.com/entry/4655220)

ya ben burayı çok fazla boşladım, hiçbir şey yapmadığım için. sabah bir merak ettim, acaba hala giren çıkan var mı diye; yine bayağı iyi durumdaymışız. diğer bloglarda o kadar hukuk o kadar varoluş kasıyorum ipleyen yok, buradaki ıslak kek tarifi tam 19955 kere tıklanmış. insanın işi gücü bırakıp yemek yapası geliyor. dur bir ara bunun bunalımına da gireyim ben.

burada olmadığım zamanlarda elbette ki bir şeyler uydurmaya devam ettim ama mutfak şevkim kırıldı bir kere. geçenlerde dolma yapmıştım mesela, altı üstü sekiz parça kabak, arkadaş üç gün onu yedim ben. öyle şevklenme mi olur.

aslında üç ayrı yazı olabilecek malzemeyi, burada tek bir defada çıkarmak niyetindeyim. buyrun önce köfteli patlıcanımızı yapalım, akabinde inciraltı'nda rakımızı içelim ve en nihayet tekrar eve gelip film karşısında keyif yapalım.

*
geçen gün yemek yapmıyor olmaktan sıkılıp mutfağa gireyim dedim. adını bilmiyorum onun ama, hani var ya patlıcanları uzun uzun dilimleyip + şeklinde koyup ortasına köfte konduruyorsun. ondan yaptım.

bu arada baktım şimdi, "islim kebabı" deniyormuş. fakat ben o tarifi kullanmadığım için, kendime islim kebabı yaptım da diyemiyorum. adına "artı patlıcan" diyebiliriz mesela. güzel oldu, damağım şenlendi, midemde kelebekler uçtu filan da... bulaşıkçı şart.
fotoğrafın kaynağı için lütfen tıklayınız.

köfteyi yapalım önce, aradan çıksın. fakat onu yapmadan önce, patlıcanları uzun uzun doğrayıp tuzlu suya koymuş olalım ki, o arada acısı gitsin. tabii patlıcanı düzgün şekilli seçmiş olmanız lazım,

ben her şeyi iki lokma yaptığım için kıymayı 150 gr. filan kullandım. artık siz kendinize göre ayarlarsınız. işte o kadar kıymaya avcumun dibi kadar ekmek içi ufaladım. yalnız bu kıvam işi benim kafadan tutturabildiğim bir şey değil, "olmazsa eklerim" diyerek koydum ekmeği, en son bir denedim, çalıştı. yarım soğanı kıyıp tuzla ovdum. ovduktan sonra durulanır mı bilmiyorum ama ben duruluyorum. salça koymasam olmazdı, ama tadı belirgin olsa o da olmazdı, o yüzden tam dolmamış bir tatlı kaşığı salça ekledim. (bu arada on bininci tekrar ama olsun. bu blogda kırmızı et=kuzu, tavuk=ızgara tava ve salça=biber salçasıdır her zaman.)

kimyon, karabiber ve tuz tabii ki. patlıcana girmeyecek olsa kekik de serperdim biraz, isterseniz kullanın ama pek yakışmayabilir. unutmadan, bir diş de sarımsak ezdim içine. ve hayır, yumurta kırmıyoruz. kadınbudu olmayan köftede yumurtayı gereksiz buluyorum.

kızarttım onları, bir köşede duradurdu. derken patlıcanlara geçtik.

patlıcan sünger gibi bir şey olduğu için, yağa atmadan önce suyunu iyi almak lazım. her tarafınıza bulaşmasın sonra. önlü arkalı kızarttıktan sonra alalım, + şeklinde koyalım, ortasına köfteyi koyup kenarlarını kapatalım. aslında mantıklı olan, patlıcanı biber ve halka domates eşliğinde kürdanla tutturmak. fakat ben öyle yapmak istemedim. te bin yıl önce burak bana başka bir meze için taze soğan yaprağını kullandırmıştı, onu denedim. taze soğanın yaprağını alıp sıcak suda azcık bekletiyorsunuz, kayış gibi oluyor. sonra onu alıp ip gibi kullanaraktan patlıcana fiyonk kondurabilirsiniz. çok da tatlı oldu bence yeşil yeşil.

çok fazla pişirmeniz gerekmiyor, çünkü zaten her şey pişmiş durumda. kaynayınca altını kısıp on dakika da öyle tutun, bence yeterli. afiyet olsun :)

*
yukarıda burak dedim ya, işte onunla çok enteresan bir şekilde tekrar buluştuk. taze soğan yaprağı meselesi tam 4 sene önceydi, o günden bugüne ise hayatta olup olmadığını dahi bilmiyordum. derken geçenlerde sokakta karşılaştık - meğer evlerimizin arası otuz saniyeymiş. çayla başlayan sohbet rakıya ilerledi, derken bir baktık ki inciraltı meyhanesi'ndeyiz.

orayı zaten merak ediyordum, çünkü atlas'ın geçtiğimiz aylarda verdiği istanbul'un meyhaneleri ekinde de bahsedilmişti kendisinden. ama gidememiştim.

böyle bakınca bayağı meyhane aslında ama...
meyhane denince benim aklıma kahkaha gelir. kafalar güzel olunca insanlar fondaki şarkıya eşlik eder filan mesela. yan masada eski solcu amcalar ve teyzeler vatan kurtarır, arkada aşık bir çift rakıdan değil birbirinden sarhoş olur, ötede 3-5 genç adam eski sevgili muhabbeti yapar, beride 3-5 genç kadın da eski sevgili muhabbeti yapar, biz özlemle kahkaha atarız, murat hepimize küfreder, ziya abi'den buz istenir, ömer abi hesapları karıştırır, kadeh bitince ben doldururum. meyhane dediğin böyle bir yerdir.

inciraltı ise, meyhaneden çok rakı içilen bir restoran gibi. her şey çok düzgün, müşteri kitlesi "beyaz," personelin davranışı "işçisin sen işçi kal" standardına uygun. ayol şarap tatmaya gelmedim ben rakı içiyorum, neden bana efendinmişim gibi davranıyorsun? sana da bir kadeh koyalım, olsun bitsin.

öte yandan, kimi durumlarda inciraltı gibi yerler hayat kurtarır. mesela aileyle gidilir, kızla gidilir, dört yıldır ilk defa görüştüğün biriyle gidilir, bunlar olur. ama başka zaman gerek yok. mekan görme peşindeyseniz onu bilemem.

yalnız bu dediklerim "hof çok sıkıldım :/" gibi anlaşılmasın. fakat masayı güzel kılan şey bulunduğu mekan değil, üzerinde dönen sohbetti. ki bunun da ortamla alakası yoktu. kayıtlara geçsin.

yiyip içtiğimize gelince...

- arnavut ciğeri fena değildi, ciğer sevmeyen biri olarak sorunsuz yedim. fakat kimyonsuzdu. kimyonsuz ciyere karşıyız.
- patlıcan salatası da aldık; ben ısrarla onun hazır patlıcan olduğunu iddia ediyorum ama burak aksi görüşte. gidince deneyin, tok bir tadı olmadığını göreceksiniz.
- beyin tava aldık ama ben beyin insanı değilim. yani yiyemeyişmin restoranla alakası yok. burak kötü bir şey söylemedi.
- balık turşusu aslında güzel olabilirmiş fakat defne tadından hoşlanmıyorum. zevk meselesi, yoksa mezenin kendisine bir itirazım yok.
- beyaz peynir daha iyi olabilirdi, tamam bu da iyi ama tadı damağını doldurmuyor. gümbür gümbür bir peynir değil yani.
- dövme hıyar salatası pek güzeldi. benzerini kadıköy çarşı'daki nisan'da yemiştim, başka yerde de rastlamadım. yani kıyaslama yapabilecek durumda değilim, ama bunu gerçekten beğendim.
- adını hatırlamadığım bir meze daha yedik, kuru domatesin içine balık koymuşlar. benim favorim bu oldu, iyi fikir, iyi uygulama.

tüm bunlar, iki küçük efe'ye mezelik etti. rakılarla beraber toplam 230 küsür lira verdik, sanırım 234. ne yapalım, olacak o kadar.

özetle, evet güzel, nezih, düzgün, gidilir. ama "gerektiği" zaman.

*
peki buraya gitmek, ne zaman gerekmez?

seninle bir rakı içseymişiz edith abla.
geçtiğimiz salı, evde geçirdiğim ender akşamlardan birini yaşadım. bir süredir haftaiçi ve sonu mütemadiyen sokaklarda olduğum için, koltukta pineklemeyi çok acayip özlemiştim.

normalde evde içen biri değilim, yalnızken de içmem. fakat o akşam evde olmak beni o kadar mutlu etti ki, canım rakı içmek istedi. dolapta da vardı, şalgam da vardı üstelik, hemen gittim yoğurt ve salatalık aldım. hemen bir cacık, içine azıcık da taze soğan kıyılmışından. derhal beyaz peynir, üzerine zeytinyağı kekik ve pulbiber gezdirilmiş. ooooh hayat bana güzel. bir de film koydum kendime, edith piaf'ı anlatan. non je ne regrette rien eşliğinde yudumladım nevalemi. ne güzel şarkıymış, ne güzel kadınmış arkadaş. bizim rakı içen kadın hastası tipler rakı bilmeyen edith abla'mın kılına kurban olsun.

işte bu zaman gerekmez. hatta bunun için, aksine, evden çıkmaman gerekir. "evde yaşanan mini hazlar" bunlar işte bebeyim, saçma sapan cinsiyetçi reklamlara kanmayalım.

*
öperim,
göksun.

29 Nisan 2012 Pazar

Bi meze gördüm sanki...

İki hafta önce filan, markette Anda'yla bir şeyler aranırken her gördüğümüze saldırmak istediğimizi görünce, e madem dedik, o zaman biz bir sofra kuralım?

İşte dün o sofranın günüydü. Fikrin doğuş anında, aklımızda balık ya da kırmızı et vardı ama, sonradan düşündük ki ana yemekle kasmanın alemi yok. Rakı içilen yerde meze yenir dedik.

Hesapta, şöyle azar azar ama fazla çeşit yapacağız tamam mı. Haha. Fazla çeşit kısmı tamam, orada sıkıntı yok. Hatta şöyle söyleyeyim, sabah sofrayı toplarken örtüye yağ damlattım ve öyle fark ettim; gece boyunca masaya tek bir damla yağ düşmedi çünkü düşeceği yer yoktu. Fakat azar kısmı olmadı o işin... Dört kişiydik, ama gördük ki on dört kişi de olabilirmişiz. Net.

Tabii bunun sonucu olarak evde mebzul miktarda meze ve meze malzemesi mevcut. Bir süre paso yiyecek hazırlamam gerekecek, yazık çünkü yoksa. Bu arada, dün Oğuz da gelirken rakı almış, o da duruyor. Rakılı-mezeli bir pazar günü isterseniz evdeyim ben akşama kadar.

Neler yaptığımızı ben de ancak fotoğrafa bakarak sayabilirim, çok çünkü. Önce bizim yapmadıklarımızdan başlayayım...

- Anda Boşnak eti getirmiş biraz, o vardı. Yalnız eğer fırınım olsaydı ben o folyolanan pastırma olayına girecektim. Çok fantastik oluyor, folyoya pastırma, ince dilim domates ve ince dilim limon koyup kapatıp fırınlıyorsunuz. Başka malzeme de var mıydı hatırlamıyorum belki vardır. Çıkınca gerçekten çok güzel oluyor, mutlaka deneyin bence.

- Yeşil zeytinli salata yapsak mı diye düşündük ama Fora bizim için yapmış sağolsun, baharatlı-soslu bir şey. Çok da güzeldi, biz de yapsak öyle yapardık zaten.

- Çiğköfte işini de Süre Çiğköfte Seti ile hallettik. Yani halledememiş de olabiliriz bundan emin değilim. Setin içinden bulgurlu ve baharatlı bir harç, salça ve nar ekşisi sosu çıkıyor. 300-400 gr. kıyma için ve 8-10 porsiyon olduğu yazıyor. Biz yarı malzemeyle kullandık. Akşam kıyma ve harcı beylerin önüne koyduk, onlar yoğurdular biz yedik. Güzel yoğurdular ama ben harçtan pek tatmin olamadım. Ne bileyim, bir eksiklik, bir tatsızlık geldi ama adını koyamadım. Bir dahaki sefere tamamen kendimiz yapmayı denemek üzere bir kenara not aldım.

- Turşuyu hazır aldık.
- Peynirimiz Tahsildaroğlu Ezine klasikti ve tabii ki çerezle kavunu da kendimiz yapmadık.

Kendi yaptıklarımız ise, bence bir koordinasyon, yardımlaşma ve damak zevki hikayesiydi. Migros'tan çıkarken elimize kolumuza bakıp "Biraz abartmış olabilir miyiz acaba..." diye düşündük tamam ama, her şeyden zaten ya bir ya iki tane almışız, fazla bir şey de yok ki... Yok? Peki.

Bir fotoğraf çeken lazımmış.
- Anda'nın bir tavuklu salatası var, ondan yaptı. Tavuğun göğsünü iyice bir haşlayıp didik didik ediyorsunuz, üzerine küçük küçük doğranmış yeşil soğan, göbek marul ve salatalık, onun da üzerine sarımsaklı yoğurt ve mayonez ekleyip bir güzel karıştırıyorsunuz. (Başka bir şey koyuyor muydu hatırlamıyorum, sorarım bilahare.) Çook güzel oluyor. Salatalık ve tavuk fikri bana enteresan gelmişti, çok yakışıklı oluyormuş.

- Sonracıma, havuçlu-patatesli-yoğurtlu bir salatamız daha vardı. Rendelenmiş havuçları zeytinyağında güzelce kavuruyoruz, üzerine pul biber de serpmiş olarak. Kavrulduktan sonra açık tabağa yayıyoruz, üzerine haşlanmış ve ezilmiş patates, üzerine de yine sarımsaklı yoğurt.

- Patlıcan konusunda biraz coştuk. Bir kilo bostan patlıcanı alıp, baktık ki 6 tane oluyormuş, ikişerden üç ayrı çeşit için kullandık. Hepsi de közlendi bu patlıcanların. Köz meselesini de hemen açıklayayım, benim bilip-duyup ama henüz uygulamamış olduğum bir tekniği Anda başarıyla uyguladı. Teknik dediğim, patlıcanlı bildiğin ocağın üstüne koyuveriyorsun, o öyle oluveriyor. Yalnız ocak çok pis batıyor bu şekilde, bunu bilelim, sonuca hazırlıklı olalım. Folyo sersek iyiymiş.

Bir kısmını, sadece sarımsaklı yoğurtla karıştırarak yedik. Bu arada, yoğurt dediklerim hep Eker süzme yoğurt. Ben Eker'in bu ürününü görmemiştim, ama görünce ikimiz de başka hiçbir yoğurt düşünmedik. Eker'in yaptığı bir süt ürünü, sınıfının kesinlikle en iyisidir.

Bir kısmını, domates soğanlı salata yaptık. Aynı şekilde kırmızı biber de közleyip, bu salataya ekledik.

Bir kısmını ise, Sözlük'te gördüğüm bir tarif için kullandık. Közlenmiş patlıcanı tereyağında çeviriyoruz, sonra içine rendelenmiş kaşar ekliyoruz. Karışınca çok güzel bir şey oluyor.

- Kalamar ve tarator işine girdik. Kalamarı donmuş halde aldık, çözüldükten sonra una bulayıp kızarttık. Ama ben kalanın bir kısmını bugün una değil de, yumurta ve galeta ununa batırarak kızartmayı deneyeceğim, bence iyi bir fikir. Dün aklımıza gelmedi.

Tarator konusunda ise, ikimiz de tecrübesiziz tamam mı. Şimdi önce ekmek ve cevizi robottan geçirdik, sarımsak limon filan tamam. E ama olmadı bu? Yoğurt konuyor mu ki buna? Koyan var koymayan var, nasıl yapsak? O şeklini beğenmeyip yoğurt da ekledik, daha iyi oldu. Tam "Hay Allah ya, tarator oldu mu ki acaba..." diye hayıflanırken ben, bir de baktık, meğer kalamar kabının içinde zaten hazırlanmak üzere toz halde tarator varmış. Boşuna kasmışız. Ama öğrenmiş olduk.

- Muhammara yaptık, çok da kolaymış. Pul biberi sumak ekşisi ve limonda beklettik az, üzerine biber salçası, çok az domates püresi (annem "salça" demişti ama ben domates salçası kullanmıyorum, o yüzden püre ekledik.) ceviz ve kimyon. Bunu da robotladık, akıl alan türden bir şey oldu.

- Normal salatamız da vardı, yeşilli domatesli.

- Enginar yaptık. O da yine bayağı kolay bir şey, tencereye atıver, üstüne garnitürünü koy, zeytinyağını dök, o kendi kendine on dakikada pişsin.

- Ah, börek... Nasıl unuttum. Sigara böreği sardık, içine de mantarlı bir harç yapıp koyduk. Mantarı, biraz kırmızı (kapya) ve biraz da yeşil biberi küçük küçük doğradık, zeytinyağında çevirdik. Sonra da, içine kaşar da ekleyerek sigara böreğine bu harcı koyduk. On numero.

- Tavuklu yeşilli salata için kullanmadığımız tavukları, küçük küçük doğrayıp galeta unu ve yumurtaya bulayıp kızarttık.

- Zeytinyağlı fasulyemiz de vardı. Anda İzmirli olmasına rağmen zeytinyağlı konusunda muhafazakar değil, gayet inovatif. İçine biber koymayı önerdi, koyduk, güzel de oldu. Yalnız te daha şimdi hatırladım, biz ona şeker koymadık ya... Enginara da koymadık... Neyse olur öyle.

- Meyve olarak kavunumuz, yeşil elmamız ve muzumuz vardı. Yeşil elmayı, önce Koray'ın almış olduğu enteresan soyup-doğrama makinesinden geçirip, üzerine limon sıktık ve Türk kahvesi serptik. Muzu ise, Anda'nın sürpriziyle, ballı ve cevizli yedik.
Masaya sığmayınca...

Bütün bunların vesilesi, bir Yeşil Efe oldu. Ayrıca, bir de Adanalı olmama rağmen, rakıyı ilk defa şalgamla içtim. İnsanların özellikle tercih ettiği kadar varmış. Rakının yanında içtiğin şey, tek başına bir meze olabiliyormuş. Kesinlikle tavsiye ederim.

Her şeyi ayrı ayrı sayınca, 23 çeşit oluyor. Ohannesburger.
Bütün bunların malzemesinin tamamını yeni almamız gerekti, evde (zeytinyağı ve kızartmalık yağ dışında) hiçbir şey kalmamıştı çünkü. Biber patlıcan gibi "sayıyla" alabileceğimiz her şeyi, ihtiyacımız olan kadar aldık. Ama mesela, maydanozu birkaç sap alamıyoruz. Bir de kalamarı donmuş aldığımız için o fazlaydı. Onun dışında, tüm bu sofra (bir büyük rakı dahil) 190 lira tuttu. Anladık ki, 190 liraya bir rakı daha eklense, şöyle bir 7-8 kişi çok rahat ağırlanırmış. Dört kişiye fazla oldu.

Bundan sonra bir de kırmızı etli-şaraplı bir menüde gözüm var, gelişmelerle karşınızda olacağız.

Çok sevgiler,
Göksun. :)