patlıcan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
patlıcan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Temmuz 2014 Salı

bir alinazik yer miyiz tatlı çocuq?

ya alinazik benim ÇILGINCASINA sevdiğim bir şey tamam mı. ama istanbul'da yaşıyorum ve antepli değilim. yani ali nazik yapımı, benim "görerek büyüdüğüm" bir şey değil. istanbul'da adana yapılamadığını bilen bir adanalı olarak, kendine antep restoranı diyen afili yerlere de pek güvenemiyorum. ama bu nefsin de körelmesi lazım. o halde buyrun, dün şöyle köreldim, fena da olmadı. yolum antep'e düşene kadar idare eder:

- önce kıymasını hazırlayalım. bunu nasıl yapılması gerektiğini bilmiyorum, ben tamamen canımın istediği gibi yaptım. orijinali için bkz. google.

kıyma 150 gr filan, iki patlıcan için kullandım. çünkü evde o kadar vardı. ama bu keyfinizle ilgili, daha çok etli olsun istiyorsanız sizi kim tutar. isterseniz kıymalı patlıcan değil patlıcanlı kıyma yapın.

- önce kıymayı teflon tavaya alıp orta ateşte suyunu bırakmasını bekledim. akabinde sıvı yağ + yağ ısınınca bir kuru soğan. kavrulunca salça, hem biber hem domates. ama eğer biber salçanızı marketten alıyorsanız domates salçasıyla seyreltmeyin boşuna, zaten seyrek oluyor onlar.

- salçayla da çevirince, rendelenmiş küçük bir domates ekledim. tuz karabiber. karıştır ağzını kapat, domatesin suyu filan çekilsin hep. sonra bir köşede patlıcanları beklemeye koyulsun.

- bunun için kemer patlıcan kullanmayalım lütfen, gidelim bostan patlıcanı alalım. ben dün iki tane kullandım. iki kişilik düşünüyordum ama üç kişi yedik, doyumluk olmadı.

bu patlıcanların közlenmesi lazım. alüminyum folyoya sarın, ocağın üzerine koyun, her tarafını beşer altışar dakika tutun. folyo, pişmesi için değil, pişerken ocağın kirlenmemesi için gereken bir şey. istemiyorsanız kullanmayın yani, ama sonra ocağı kimin sileceğini baştan belirlemiş olun.

patlıcanın kabuğunun kolaycacık çıkabiliyor olması lazım. olmamışsa, biraz daha tutun ocağın üzerine bir şey olmaz. sapına yakın kısımları kolay pişmiyor, oralara biraz özen pls.

- aynı yolla bir tane de kırmızı biber közledim, iyi oldu, bir dahaki sefere de yapacağım yine.

- sonracıma, patlıcan ve biber pişince doğrayıp püre yapılması lazım. restoranlarda o bembeyaz patlıcan pürelerini nasıl yapıyorlar bilmiyorum, soda moda koyuyorlar zahir. ben koymadım. patates püresi yapar gibi, tamamen tereyağı ve sütle karıştırdım. ama ölçmedim allah kahretmesin, size şundan bu kadar filan diyemiyorum. tadına bakarak karar vereceksiniz. ben tereyağ tadının gelmesini istedim biraz. bu arada, tuzunu unutmayın tabii.

- derken o arada yoğurt da sarımsaklanmış olmalı.

- şimdi tabağa patlıcan püresini alalım önce. üzerine bir kat sarımsaklı yoğurt. onun da üzerine bir kat kıyma.

yaz mevsimini sırf patlıcan yüzünden bile aşırı sevebilir lan insan, nasıl sevmiyorsunuz aklım almıyor. akşama da patlıcan dolması yapayım diyorum, yufka da aldıydım gerçi patlıcanlı börek mi yapsam? of mevsimi geçmeden dünyanın bütün patlıcanlarını yiyebilirsek yalnız, teşekkürler.


*
sonradan gelen edit: o dediğim dolmayı gerçekten yaptım. takriben beş yüzüncü denemede, artık annemden sadece bir tık aşağıda dolma yapabilen bir insanım. teşekkürler patlıcan tanrısı <3

15 Eylül 2013 Pazar

plastik mermi soslu kuzu şeysi

ya arkadaşlar kafam güzel biraz kusura bakmazsanız. fazla darmadağın bir yazı olabilir bu.

bugünü ev günü ilan ettim tamam mı, kışlık konserve işleriyle uğraşıp akabinde bi ton dergi-kitap filan okuyacağım hesapta. gittim iki milyon tane dergi aldım, allah bilir ne zaman okunacak. sonra migros'a gittim. turşuluk malzemeyi doldurdum, ama onun tarifini önceden verdiğim için burada anlatmayacağım. kendime ne pişirsem diye düşünürken aklıma ilk olarak her zamanki gibi patlıcanlı-etli şeyler geldi. sonra baktım, kuzu kuşbaşıyla külbastının fiyatı aynıymış. külbastı olsun o zaman dedim, madem bir pazarımız var onu da layıkıyla geçirelim.

yeri gelmişken, kuzu yiyelim arkadaşlar. dana ne ya saman gibi. (gerçi geçen akşam göztepe vino'da on numara bi dana lokum yedim o ayrı. ama üç gram ete o kadar para verdik, güzel olmasa yıkardım o gezegeni zaten.)

bu arada, şu an moda'da plastik mermiler konuşuyor. ben bu esnada evde şarap içiyorum. bakın hatırlarsanız baştan söyledim, kafam güzel, bu yazı dağınık olacak ve siz kusura bakmayacaksınız. bu hatırlatmaya güvenerek konuyu dağıtıyor ve diyorum ki, evde yaşadığımız mini hazlardan utandıran şu dünyanın şirazesini öpeyim. evinde yemek yiyip film izleyen insanım abi ben, yaşantım bundan ibaret, neden beni bu kadarcık hayattan utandırıyorsun? neden ben şu iki yudum yüzünden vicdan azabı çekmek, "ne işim var benim evde, ama bu kafayla da çıkılmaz ki, allah benim tepemden baksın e mi" demek zorundayım? kahrolsun bağzı şeyler, yerin dibini görsün hala derdimizi anlamayanlar. kendinden ayırmadıkların tarafından yanlış anlaşılmak ne kadar derin bir yalnızlık, bunu hiç düşündün mü? allah düşündürmesin kardeşim.

konuya dönecek olursak...

biliyorsunuz burada bir "bekar ve tembel" teması var. işten yorgun gelen insanın zahmet etmeyen hazırlayabileceği şeylerden bahsediyorum özetle. fakat bir de, evde zamanım ve keyfim varken yaptığım başka şeyler var ki, "evde yaşanan mini haz" dedikleri öyle şeyler işte. tamamen sahte şekerden ibaret saçma sapan soğuk kimyasallar değil. onları da "evde tek başına" olarak serileştirmeye karar verdim.

şimdi... gittiniz migros'a, baktınız ki kuzunun külbastısı güzel görünüyor. aldınız onu. dursun bi köşede, hemen ona girişmiyoruz.

çünkü daha patatesimiz ve patlıcanımız var.

şimdi aslında bunlar fırın gerektiren şeyler ama benim fırınım ısrarla yok tamam mı, o yüzden çok tatlı alternatif yöntemler geliştirdim. aldık bir patatesi mesela, alüminyum folyoya sarıp ocağın üzerine koyduk. direkt ocağın üzerine ama, arada bir şey olmaksızın. orta ateşte duradursun o, hiç acelesi yok. kalsın öyle.

yan ocakta, bu sefer bir adet bostan patlıcanı yine folyoya sarıp ocağın üzerine koymuş olalım. bu sefer dakika tutmadım ama önceden tutmuşluğum var, her tarafını beşer dakika ateşte tutmak yetiyor. bostan patlıcanını büyük görünce "öeh" demeyin yalnız, yarısı çekirdek onun zaten. nerede eski patlıcanlar kuzum.

patlıcanın o beş dakikaları geçerken, bir ufak domates, bir sap taze soğan, iki dal nane ve istersek iki üç dal maydonozu (ama ben istemedim) doğrayaduralım. bunları bir kaba alıp, bu arada patlıcan hala ocakta, bir adet kırmızı kapya biberi folyolayıp diğer ocağa alalım. onu öyle her yanını beşer dakika tutmaya filan gerek yok, her tarafını ateşe bir iki dakika tutunca bile olur. olunca alıp onu da doğrayalım salatanın içine - ama isterseniz en sonra bırakıp üzerini kaplamak için de kullanabilirsiniz. bu sizin dekorasyon duygunuzla alakalı. ben homojen salatalardan hoşlandığım için her şeyi birlikte doğramayı tercih ediyorum. acaba "stabilite" insanı mıyım? ahah ben mi ayol? yoo hiç değilim aslında. bu "salatada homojenize olma" takıntımı biraz düşüneyim ben, dünyaya salata tercihlerim üzerinden bir anlam vereyim çünkü en mantıklısı bu. hıhım.

özetle böyle oldu. evde iki şarap daha var ama
gittim yenisini aldım.
çünkü onları yalnız değilken almıştım,
yalnız içmek istemedim.
derken patlıcan da olduysa madem, kabuğu hemen çıkıverecek zaten, onu da doğrayıp kasenin içine ekleştirelim. üzerine zeytinyağı-tuz-limon, oh mis.

yalnız patates hala olmuş değil dikkat edersen. dakika tutmadım keşke tutsaydım, fakat ara ara çevirmek kaydıyla yarım saatten fazla kalmıştır o. folyo bir noktada yarılıyor, o yarıktan bıçak soktum ara sıra, "hmm yumuşamış, taam o zaman" diyene kadar çevirmeye devam ettim. haşlama yapar gibi düşünün, tabii o kadar yumuşak olmasını beklemek sabır ve "beklenti" meselesi ama ben sabırsız bir insanım.

neyse, patates için "tamam herhalde" deyince aldım onu da. kabuğunu soymadan, boyuna ikiye ayırdım. evde dilimli kaşar vardı, patates yarımlarının üzerine yarım dilim kaşar koydum. üzerine fesleğen, kekik, pul biber ve kimyon serptim azar azar. sonra onları bir teflon tavaya alıp, yağ koymayıp, kapağını da kapatıp, orta ateşe koyuverdim. (küçük ocağın değil, orta ocağın orta ateşine.)

o esnada sıra ete geldi nihayet. ilk iş, tavanın altını açtım o ısınadurmaya başladı.

bir adam var ya, yutup'ta bir sürü videosu var, acayip pasaklı ama bir o kadar da yakışıklı ve becerikli. james? jamie? oliver? - adı her neyse, işte öyle bir adam, neticede yemek yapıyor ve yakışıklı. o adamdan kalmış aklımda, eti zeytinyağlayıp ve tuzlayıp pişirmek. aslında kuzu yeteri kadar yağlı bir ettir fakat zeytinyağı fikri hoşuma gitmiştir her zaman. külbastıların (iki parça) her iki tarafını da önce tuzlayıp sonra azcık zeytinyağladım. zaten azcık tutunca oluyor, tabii siz yerili usûl "çok pişmiş" sevmiyorsanız. eti çok pişirmeyin arkadaş, kuruyup anlamsızlaşıyor. çok uzatmamak lazım hiçbir şeyi. tadında bırak, neyse o olarak kalsın. uzatınca artık başka bir şey haline geliyor, sen aslında kendi yarattığın şeyi seviyor oluyorsun ama bunun farkına bile varamıyorsun. o yüzden, uzatma birader, neyse o.

ne diyorduk ya, ha et oldu değil mi... o arada patatesin kaşarı da yeterince eridi. aslında tam dilim tabii ki daha iyi olur ama ne bileyim, şimdi akar tencereye yapışır filan, uğraşmak istemedim. ondan yani, yoksa tembel insan değilseniz daha çok kaşar koyun tabii.

sonra işte onları aldım, tepsiye koydum, salona getirdim. muson düğünü'nü uzun zamandır izlemek istiyordum, onu açtım karşıma. filmden beklentim daha yüksekti açıkçası. beni gerçekten duygulandıran tek bir sahne oldu ama onu söylersem spoiler olur şimdi. izleyince anlarsınız. anlamayanlar eqlemesin. (ipucu: köprü üzerinde filan mesela...)

çok tatlı bir akşam olurdu aslında da, plastik mermi yemeseydik iyiydi. şimdi bunlara tepki gösterince sen kötü-düşüncesiz-gaza gelen-cahil oluyorsun ya, işte ben ona dayanamıyorum asıl.

olmaz ama, eğer bir gün herhangi bir yerde "iktidar sahibi" olursam, o gün benim yanımda olmayın hacı. hiçbirinizi tanımayacağım çünkü, "üç gün önce neredeydin şerefsiz" diyerekten yanımda kimseyi istemeyeceğim. ama zaten muhtemelen bu yüzden, hiçbir zaman iktidar sahibi olamayacağım. ahah bu çok ironik değil mi? neyse özetle, şerefine panpa. ben şarabımı yine içiyorum hamdolsun, ama sen tiksinilmekten kurtulamayacaksın.

afiyetler,
göksun.

9 Eylül 2013 Pazartesi

inciraltı'nda islim kebaplı edith piaf

(dikkat dikkat, spoiler veriyorum! yazının sonunda edith piaf'ı andım, ilk baştaki patlıcan meselesiyle çok uygun düşmüyor ama bence siz yine de okurken şunu bir dinleyin: http://www.youtube.com/watch?v=arE9tIculcA - 
buyrun bu da tercümesi https://eksisozluk.com/entry/4655220)

ya ben burayı çok fazla boşladım, hiçbir şey yapmadığım için. sabah bir merak ettim, acaba hala giren çıkan var mı diye; yine bayağı iyi durumdaymışız. diğer bloglarda o kadar hukuk o kadar varoluş kasıyorum ipleyen yok, buradaki ıslak kek tarifi tam 19955 kere tıklanmış. insanın işi gücü bırakıp yemek yapası geliyor. dur bir ara bunun bunalımına da gireyim ben.

burada olmadığım zamanlarda elbette ki bir şeyler uydurmaya devam ettim ama mutfak şevkim kırıldı bir kere. geçenlerde dolma yapmıştım mesela, altı üstü sekiz parça kabak, arkadaş üç gün onu yedim ben. öyle şevklenme mi olur.

aslında üç ayrı yazı olabilecek malzemeyi, burada tek bir defada çıkarmak niyetindeyim. buyrun önce köfteli patlıcanımızı yapalım, akabinde inciraltı'nda rakımızı içelim ve en nihayet tekrar eve gelip film karşısında keyif yapalım.

*
geçen gün yemek yapmıyor olmaktan sıkılıp mutfağa gireyim dedim. adını bilmiyorum onun ama, hani var ya patlıcanları uzun uzun dilimleyip + şeklinde koyup ortasına köfte konduruyorsun. ondan yaptım.

bu arada baktım şimdi, "islim kebabı" deniyormuş. fakat ben o tarifi kullanmadığım için, kendime islim kebabı yaptım da diyemiyorum. adına "artı patlıcan" diyebiliriz mesela. güzel oldu, damağım şenlendi, midemde kelebekler uçtu filan da... bulaşıkçı şart.
fotoğrafın kaynağı için lütfen tıklayınız.

köfteyi yapalım önce, aradan çıksın. fakat onu yapmadan önce, patlıcanları uzun uzun doğrayıp tuzlu suya koymuş olalım ki, o arada acısı gitsin. tabii patlıcanı düzgün şekilli seçmiş olmanız lazım,

ben her şeyi iki lokma yaptığım için kıymayı 150 gr. filan kullandım. artık siz kendinize göre ayarlarsınız. işte o kadar kıymaya avcumun dibi kadar ekmek içi ufaladım. yalnız bu kıvam işi benim kafadan tutturabildiğim bir şey değil, "olmazsa eklerim" diyerek koydum ekmeği, en son bir denedim, çalıştı. yarım soğanı kıyıp tuzla ovdum. ovduktan sonra durulanır mı bilmiyorum ama ben duruluyorum. salça koymasam olmazdı, ama tadı belirgin olsa o da olmazdı, o yüzden tam dolmamış bir tatlı kaşığı salça ekledim. (bu arada on bininci tekrar ama olsun. bu blogda kırmızı et=kuzu, tavuk=ızgara tava ve salça=biber salçasıdır her zaman.)

kimyon, karabiber ve tuz tabii ki. patlıcana girmeyecek olsa kekik de serperdim biraz, isterseniz kullanın ama pek yakışmayabilir. unutmadan, bir diş de sarımsak ezdim içine. ve hayır, yumurta kırmıyoruz. kadınbudu olmayan köftede yumurtayı gereksiz buluyorum.

kızarttım onları, bir köşede duradurdu. derken patlıcanlara geçtik.

patlıcan sünger gibi bir şey olduğu için, yağa atmadan önce suyunu iyi almak lazım. her tarafınıza bulaşmasın sonra. önlü arkalı kızarttıktan sonra alalım, + şeklinde koyalım, ortasına köfteyi koyup kenarlarını kapatalım. aslında mantıklı olan, patlıcanı biber ve halka domates eşliğinde kürdanla tutturmak. fakat ben öyle yapmak istemedim. te bin yıl önce burak bana başka bir meze için taze soğan yaprağını kullandırmıştı, onu denedim. taze soğanın yaprağını alıp sıcak suda azcık bekletiyorsunuz, kayış gibi oluyor. sonra onu alıp ip gibi kullanaraktan patlıcana fiyonk kondurabilirsiniz. çok da tatlı oldu bence yeşil yeşil.

çok fazla pişirmeniz gerekmiyor, çünkü zaten her şey pişmiş durumda. kaynayınca altını kısıp on dakika da öyle tutun, bence yeterli. afiyet olsun :)

*
yukarıda burak dedim ya, işte onunla çok enteresan bir şekilde tekrar buluştuk. taze soğan yaprağı meselesi tam 4 sene önceydi, o günden bugüne ise hayatta olup olmadığını dahi bilmiyordum. derken geçenlerde sokakta karşılaştık - meğer evlerimizin arası otuz saniyeymiş. çayla başlayan sohbet rakıya ilerledi, derken bir baktık ki inciraltı meyhanesi'ndeyiz.

orayı zaten merak ediyordum, çünkü atlas'ın geçtiğimiz aylarda verdiği istanbul'un meyhaneleri ekinde de bahsedilmişti kendisinden. ama gidememiştim.

böyle bakınca bayağı meyhane aslında ama...
meyhane denince benim aklıma kahkaha gelir. kafalar güzel olunca insanlar fondaki şarkıya eşlik eder filan mesela. yan masada eski solcu amcalar ve teyzeler vatan kurtarır, arkada aşık bir çift rakıdan değil birbirinden sarhoş olur, ötede 3-5 genç adam eski sevgili muhabbeti yapar, beride 3-5 genç kadın da eski sevgili muhabbeti yapar, biz özlemle kahkaha atarız, murat hepimize küfreder, ziya abi'den buz istenir, ömer abi hesapları karıştırır, kadeh bitince ben doldururum. meyhane dediğin böyle bir yerdir.

inciraltı ise, meyhaneden çok rakı içilen bir restoran gibi. her şey çok düzgün, müşteri kitlesi "beyaz," personelin davranışı "işçisin sen işçi kal" standardına uygun. ayol şarap tatmaya gelmedim ben rakı içiyorum, neden bana efendinmişim gibi davranıyorsun? sana da bir kadeh koyalım, olsun bitsin.

öte yandan, kimi durumlarda inciraltı gibi yerler hayat kurtarır. mesela aileyle gidilir, kızla gidilir, dört yıldır ilk defa görüştüğün biriyle gidilir, bunlar olur. ama başka zaman gerek yok. mekan görme peşindeyseniz onu bilemem.

yalnız bu dediklerim "hof çok sıkıldım :/" gibi anlaşılmasın. fakat masayı güzel kılan şey bulunduğu mekan değil, üzerinde dönen sohbetti. ki bunun da ortamla alakası yoktu. kayıtlara geçsin.

yiyip içtiğimize gelince...

- arnavut ciğeri fena değildi, ciğer sevmeyen biri olarak sorunsuz yedim. fakat kimyonsuzdu. kimyonsuz ciyere karşıyız.
- patlıcan salatası da aldık; ben ısrarla onun hazır patlıcan olduğunu iddia ediyorum ama burak aksi görüşte. gidince deneyin, tok bir tadı olmadığını göreceksiniz.
- beyin tava aldık ama ben beyin insanı değilim. yani yiyemeyişmin restoranla alakası yok. burak kötü bir şey söylemedi.
- balık turşusu aslında güzel olabilirmiş fakat defne tadından hoşlanmıyorum. zevk meselesi, yoksa mezenin kendisine bir itirazım yok.
- beyaz peynir daha iyi olabilirdi, tamam bu da iyi ama tadı damağını doldurmuyor. gümbür gümbür bir peynir değil yani.
- dövme hıyar salatası pek güzeldi. benzerini kadıköy çarşı'daki nisan'da yemiştim, başka yerde de rastlamadım. yani kıyaslama yapabilecek durumda değilim, ama bunu gerçekten beğendim.
- adını hatırlamadığım bir meze daha yedik, kuru domatesin içine balık koymuşlar. benim favorim bu oldu, iyi fikir, iyi uygulama.

tüm bunlar, iki küçük efe'ye mezelik etti. rakılarla beraber toplam 230 küsür lira verdik, sanırım 234. ne yapalım, olacak o kadar.

özetle, evet güzel, nezih, düzgün, gidilir. ama "gerektiği" zaman.

*
peki buraya gitmek, ne zaman gerekmez?

seninle bir rakı içseymişiz edith abla.
geçtiğimiz salı, evde geçirdiğim ender akşamlardan birini yaşadım. bir süredir haftaiçi ve sonu mütemadiyen sokaklarda olduğum için, koltukta pineklemeyi çok acayip özlemiştim.

normalde evde içen biri değilim, yalnızken de içmem. fakat o akşam evde olmak beni o kadar mutlu etti ki, canım rakı içmek istedi. dolapta da vardı, şalgam da vardı üstelik, hemen gittim yoğurt ve salatalık aldım. hemen bir cacık, içine azıcık da taze soğan kıyılmışından. derhal beyaz peynir, üzerine zeytinyağı kekik ve pulbiber gezdirilmiş. ooooh hayat bana güzel. bir de film koydum kendime, edith piaf'ı anlatan. non je ne regrette rien eşliğinde yudumladım nevalemi. ne güzel şarkıymış, ne güzel kadınmış arkadaş. bizim rakı içen kadın hastası tipler rakı bilmeyen edith abla'mın kılına kurban olsun.

işte bu zaman gerekmez. hatta bunun için, aksine, evden çıkmaman gerekir. "evde yaşanan mini hazlar" bunlar işte bebeyim, saçma sapan cinsiyetçi reklamlara kanmayalım.

*
öperim,
göksun.

10 Eylül 2012 Pazartesi

Bekar ve tembel - 2

Merhaba,

Aslında bugün Kadıköy Çarşı'daki Halil Lahmacun'u yazacaktım ama ondan önce şu Bekar ve Tembel meselesini bir seri haline getirme fikrine eğileyim dedim.

Dün akşam, ultra tembelken, mutfaktaki ıvır zıvırı kullanarak şunları yedik:

- Yarım paket makarna vardı, onu bi haşladım önce. Lavaboda süzüledururken, haşlandığı tencereye yağ+çintilmiş domates+yeşil biber. Bu arada evdeki son iki domatesin birinden ve son biberden bahsediyoruz. Ağzını kapat, altı çok açık olmasın. Domates suyunu salınca tuz+istersen karabiber kimyon kekik. Makarna öyle halloldu.

Yeri gelmişken tekrar edeyim, evinizde malzeme varsa, makarna dünyanın yaratıcılığa en açık yemeğidir.

- Patlıcan salatası. Bir kaseye önce yarım soğan doğra incecik, onu tuzla bir ovup az bi durula mis gibi. Üzerine marketten alınmış yarım kavanoz hazır patlıcan salatası. Üzerine bir domatesi çint yine, böylece evdeki domatesler bitmiş oldu. Sonra azcık da kornişon turşusu doğra. İstersen zeytinyağı, ama bence isteme. Akşam akşam yağdan ne kadar kaçsak kar, zaten makarna yiyoruz...

- Birer adet haşlanmış patates. O ne yeaa demeyin, üzerine tuz+karabiber+kimyon, muhteşem oluyor. (Bunu fırın torbası ile de deneyebilirsiniz, önümüzdeki cumartesi için kalın bir biftek eşliğinde fırında patates düşünüyorum mesela.)

Uyduruk evet, ama öyle yeterli ki, iki kişi yarım paket makarnayı bitiremedik. Evdeki tek tek kalanlar da bitmiş oldu. Şimdi bekle beni Migros...

*
Bu arada, bunu aslında serinin üçüncüsü yapıp araya şunu sokmalıydım ama buraya kısmetmiş...

Yukarıdaki patlıcan salatası ve soğan yarımdı ya, sebebi diğer yarılarını bir gün önceki patlıcan salatasına kullanmış olmamdı. Zira o günde de bir tembellik örneği var.

200 gr. kıymaya, yarım paket Knorr köfte harcı ekleyip karıştırdığınızda, gayet güzel 10 adet köfteniz oluyor.  Sonra o köfteleri ekmek + patlıcan salatası eşliğinde yiyip çok da güzel doyuyorsunuz.

Afiyet olsun.

28 Ağustos 2012 Salı

Bekar ve tembel

Eğer evde yalnızsam, yemek konusunda feci uydurukçu olabiliyorum... Zaten televizyon karşısında yiyeceğim şeyler için uğraşasım gelmiyor.

Son icadım:

Bir adet kabağı alıp, alacalı soyuyoruz. Sonra çinter gibi küçük küçük doğruyoruz. "Çintmek ne la" diyenler için, küçücük küçücük işte. En fazla tavla zarı kadar.

Tavaya alıyoruz, su eklemeden, azıcık zeytinyağı koyarak, ister çevire çevire ister ağzını kapatıp kendi haline bırakıp öylece pişiriyoruz. Sebzeyi diri seviyorsanız pişirirken tuz eklemeyin.

Sonra onu alıyoruz bir tabağa, üzerine yoğurt, üzerine sarımsak sosu. Bu arada sarımsak sosu biz yalnız yaşayanlar için muhteşem bir şey, hem de güzel bir aroma sağlıyor. Tavsiye ederim.

Karıştırdıktan sonra, bir yalnızın buzluğunda her zaman bulunması gereken hazır köftelerimizden alıp, kabağın tavasında kalan yağda onları da pişiriyoruz bir güzel. Yoğurdun üstüne de onu koyalım, mis.

Bunu patlıcanla da yapabiliriz, henüz denemedim ama bence çok güzel olur. Patatesi zaten hiç saymıyorum bile, o zaten olur. Uuu durduk yerde 3 yemek birden oldu bak

Öperim.

23 Ağustos 2012 Perşembe

Ah bir evde olsam...

Bugünlerde yine canım sıkılıyor, yine bir hayatı sorgulama sürecine girdim. Ne zaman böyle sıkıntılarım olsa canım mutfağa dalmak ister, ama hayatımdaki mutfaklar insanı "çağıran" cinsten değil maalesef. Sığma sorunum olan yerlerde çalışmaktan hoşlanmıyorum. Mutfak dediğin düzenli, tezgah dediğin geniş olur. Benimkinde, iki kişi yan yana bile duramıyorsun, elini nereye atsan bir şeye çarpıyor.

Bir evim olmasını zaten her zaman çok istemişimdir, ama o evin mutfağı çok önemli. Mutfağında yemek yenebilen - ve tabii ki yapılabilen-  dolapları yeterli, tezgahı geniş, dışarıyı gören bir penceresi olan, çalışırken daralmayacağım bir mutfak istiyorum. Bir de, mutlaka ama mutlaka, bir bulaşık makinesi. Of şimdi kendi mutfağımı düşününce bile içim sıkıldı. Şöyle izah edeyim, beş kilo alsam ben o mutfağa giremem. Siz daha benden yemek bekleyin.

Yine isyan noktasındayım. Canım günlerdir yemek yapmak istiyor, ama bütün gününü motivasyonsuzluk içinde geçirip akşam 7'de evde oluyorsan yemek filan yapasın da kalmıyor. Onun yerine, "bi halt olamadım lan ben, 'işte budur' diyebileceğim bir tencere dolma bile yapabilmiş değilim" diye bunalıma girip domatesli makarna yiyorsun. E gerizekalı, madem bişey yapamamaktan şikayetçisin, bunun çözümü yapmamaya devam edip koltukta pineklemek midir? Eh, saçma ama durum böyle.

"Hm peki acaba yapabilecek olsaydım, akşam da 7'de değil misal 6.30'da evde olabilseydim, hem kolay hem  güzel ne yapardım?" diye düşünüyorum. Yapamıyorsam da düşünmek hoşuma gidiyor. Şöyle şeyler buldum:

- Bin yıldır filan güveç alasım var. Hem normal tencere gibi olanlardan, hem de "fırın sütlaç" boyu olanlardan. Zaten bir güveç aldın mıydı gerisi geliyor. Mesela, tek ya da iki kişi yaşıyorsanız, porsiyonluk patlıcan güveçler yapılabilir.

El alta mısırözü yağımızı döküverelim, tahminen bir çorba kaşığı yetecektir. Biber salçasını ekleyip karıştıralım, üzerine kuzu kuşbaşımızı ekleyelim. Üzerine domates biber patlıcan, 1-2 diş sarımsak, tuz karabiber, hoop fırına. Dünyanın en leziz kolay yemeği budur.

* Bunu isterseniz, kuşbaşı yerine kıyma ve küp yerine yuvarlak patlıcan dilimleri kullanarak hafif bir patlıcan oturtma yapabilirsiniz. Kıymayla patlıcan arasına soğan da eklemek lazım.

* Üşenmezseniz ve hafif olmasını da istemezseniz, kıymayı önceden soğanla kavurup, yuvarlak patlıcan dilimlerini de azcık kızartır gibi yapıp öyle pişirin.

- Güveç olsun olmasın, patlıcan konusunda şöyle şeyler de mümkün,

* Patlıcanı bir bütün halinde, olduğu gibi fırına atın. O şekilde közlensin. (Bunun teorik olarak mümkün ve uygulanmakta olduğunu biliyorum ama pratik yapmadım, çünkü şu yaşa geldim ama hala fırınım yok!)

Onlar közlenedururken, siz isterseniz kuşbaşı, isterseniz kıyma, isterseniz de tavuk kavurun. Her defasında tekrar etmek ne kadar gerekli bilmiyorum ama, kırmızı etler (aksi belirtilmedikçe) hep kuzu, tavuklar da (yine aksi belirtilmedikçe) hep ızgara tava.

Eti kavururken, içine yeşil ya da kapya biber koyabilirsiniz. Etiniz eğer kırmızıysa soğan ve domates güzel olacaktır, tabii beyazla da olabilir ama bence kırmızıya daha çok yakışıyor. Kekik ve karabiber tüm etlerde banko, fakat tavuk pişiriyorsanız kimyon da güzel olacaktır. (Kimyon ve patlıcan ne alaka gibi durabilir ama bence kimyonun her durumda gideri var.)

Patlıcanları fırından aldıktan sonra, isterseniz, biliyorsanız ve becerikliyseniz onu adeta bir "hünkar beğendi patlıcanı" gibi yapmak sizin elinizde. Ben yapmazdım. Olduğu gibi, soyup tuzlayıp, etini üzerine koyup öyle yemeyi hayal ediyorum.

* Eğer işin içine yine bir güveç katmak isterseniz, yine bunu küçük porsiyonlar halinde güveçlere paylaştırıp birazcık da fırında tutabilirsiniz. Yazın fırında güveç işi yaş da (çünkü soğumuyor) kışın iyi fikir.

* Bir de, kendimizi patlıcan kebap yapar gibi düşünelim. Köfte-patlıcan sırasını borcama ya da yüksek kenarı ve dar bir fırın tepsisine dizelim. Üzeri için, yemeğin miktarına uygun olacak kadar suyu bardağa alıp, o suya salça ve yağ karıştırıp, üzerinde gezdirelim. Yine tuz sarımsak karabiber, olaylar gelişsin.

- Güveç konusunda son olarak, karides güveç var. Çok deli sevdiğim bir şey ama yapılışını görmedim. İçimden bir ses, karides, salça, yağ, domates, baharat, biber ve sarımsağın hepsini güvece koy, ver coşkuyu diyor. Denersem anlatırım.

- Annem bir kere borcama ince halkalar halinde patlıcan, kabak ve patates dizdi, üstüne azıcık yağ gezdirip öylece fırına sürdü. Muhteşem bir şey oldu, üzerine sarımsaklı yoğurt ya da şakşuka sosuyla.

- Bir arkadaşım da, yine borcama karnıbahar ve brokoli koyup, üzerine beşamel sos dökerek fırında pişirmişti. Karnıbahardan öyle bir lezzet beklemezdim.

- Börek yapabiliriz, ister tavada ister fırında. Sistem aynı, yani ben tavada yaparken de aynı sistemi uyguluyorum. Bir kat yufka, araya yağlı sütlü karışım, tekrar yufka vs. Asıl fark, ancak içinde mümkün.

Mesela patlıcanlı börek muhteşem bir şey, yemediyseniz kayıptasınız. Sosisli-mantarlı olabilir. Hatta, mantarı küçük küçük doğrayıp kapya biberle karıştırarak pişirince çok güzel bir harç oluyor. Bunu Anda'yla yapmıştık ama içine soğan koyup koymadığımızı hatırlamıyorum. Sonracığıma, patatesli-kıymalı börek de iyidir, üstelik içini çiğden koyabiliyoruz.  Patatesleri tavla zarı boyutunda doğrayalım, soğanlar da iyice küçük olsun, karabiberli kıymayla karıştırıp yufkanın içine.

Bir de, lor peynir-taze soğan bir börek içi için muhteşem bir fikir. Yaptım, biliyorum, inanılmaz oluyor. Hatta  birinde abartıp yeşil zeytin de doğramıştım ve onu da çok sevmiştim ama siz bana bakmayın, yeşil zeytine gereksiz bir tutkuyla bağlı biriyim ben.

- Eğer dolmayı annenizin tarifine birebir uyarak yaptığınız halde yine de o kadar güzel olmuyorsa, sebzelerin içini tam dolduramıyor olabilirsiniz. Aman pirinç şişip de taşmasın diyerek sebzelerin içini gevşek tutmayı abartırsanız, o dolma güzel olmuyor. Benim hatam bu evet, ama bu hatayı yapmamayı denemek için vaktim ya da enerjim olmadı şimdiye kadar. (Tarifi buralarda bir yerlerde var.)

- Tek ya da iki kişiyseniz çok anlamı yok da, kalabalıksanız mutlaka kısır yapın. Hem acayip puan kazanırsınız, hem de kısır çok doyurucudur, çok çeşit yapmanıza gerek kalmaz.

Bir-iki kişi için anlamı yok evet, yeşillik denen şeyi taneyle satmıyorlar çünkü.

- Ama mercimekli köfte başka. Onun miktarı ayarlanabilir, içine maydonoz koymazsın olur biter.

Mercimekli köfte için, az yapacaksak misal bir küçük bardak mercimeği alıp iki bardak suyla ocağa koyduk mu. Kaynadıktan sonra altını kısalım, her şeyde olduğu gibi. O öyle kendi kendine, adeta bir macun haline gelene kadar kaynasın - bu arada ara sıra kontrol edelim, suyu az gelebilir. Ben ölçmüyorum, suyun yetmediği noktada azar azar su ekliyorum. Tabii kaynar su olacak.

Mercimekler artık eriyip macun gibi olunca, altını kapatıp, sıcakken içine mercimekten biraz daha az miktarda ince (köftelik) bulgur koyuyoruz. Eğer daha önce mercimekli köfte yapmamış ya da yapımında bulunmamışsanız, bu size garip gelebilir ama gerçek. Ben uydurmadım, yerel bir unsur da değil, evet mercimekli köftede yoğun miktarda bulgur bulunur.

Bu karışım (gerçi henüz karıştıramadık çünkü aşırı sıcak) ılıyınca sertleşiyor, biz de kendisini bir tepsiye alıp karıştırıyoruz iyice. Tabii o arada soğanı kavurmuş olmamız lazım, bol biber salçasıyla. Kimyon ve tuzunu ekleyip iyice karıştırdık mıydı, mis gibi mercimekli köfte. (Detaylı ve miktarlı tarifi, yaptığım zaman vericiim.)

- Makarnaları çeşitlendirmek mümkün. Mesela ben tavuklusunu, patlıcanlısını, ton balıklı-mısırlısını, domates-biberlisini, mantar-fesleğenlisini... her türlüsünü çok seviyorum. Makarna deyip geçmeyin, iyi bir sosla gayet başarılı bir ana yemek elde edebilirsiniz.

- Üstelik eğer fırında yaparsanız, bayağı da afili bir yemek olur. Ama onun tarifi aklımda değil, bir ara yapar anlatırım. Yanında da mesela dana biftek iyi gider.

Biftekleri sakın ha sakın dövdürmeyin. Katiyen. Dökme demir tavalarda güzel oluyor ama yoksa şart değil, yağsız teflon tavada ve üzerine tuz serperek pişirmek yeterli. Ben tercihe göre başka baharatların da eklenmesinden yanayım, mesela kekik ne kadar yakışır.

- Patates püresi ve yanına mantarlı et de pişirilebilir. Ama mantarı bir sos haline getirmekten bahsetmiyorum, o zaman işin içine krema giriyor, kremadan hoşlanmıyorum. Eti (yine dana olabilir) iri kuşbaşılar halinde, mantarla birlikte pişirelim. Mantar suyunu bırakacağından su eklemeye gerek yok, biraz yağ ekleyebiliriz. Salça ve domates eklemedim şimdi düşünürken. Ama halka biber güzel olacaktır, ah soğan işini de birkaç arpacık soğanı tüm tüm atarak halledersek... Kekik ve belki azcık fesleğen, bir de pul biber. Beybi.

- Bunun çok benzerini tavukla çok sık yapıyorum. Ama soğan hiç olmuyor, bir de mutlaka salça da ekliyorum. Bugünlerde nasıl olsa yaparım bir ara, o zaman tekrar anlatırım.

Şimdi ise, bu bahsi kapatıp, bizim öğlen karavanasında ne varsa onu yemek üzere mutfağa yollanıyorum. Allahtan yemek seçen biri değilim, yoksa hayatım iyice zorlaşacaktı.

Ama şu fırın makarna yanına biftek olayını tuttum. İyi bir kırmızı şarapla deneyeyim bunu ben, sonuçtan haberdar ederim.

Öptüm,
Göksun.

3 Mayıs 2012 Perşembe

Karın yararken dikkat edilecek hususlar

En sevdiğim sebze patlıcan ve bunun en sevdiğim türü de Adana dolması. Bu konuda netim. Yalnız, bunun tamamen bir annem spesiyali olduğunun da farkındayım. Elbet bir gün ben de bu konuda ustalaşacağım, ama asla annemin yaptığı gibi olmayacak.

Ben de karnıyarıkta uzmanlaşmaya karar verdim. Bu demek değil ki annem karnıyarığı muhteşem yapmıyor, tabii ki bu konuda da rakipsiz. Ama dolma dediğimiz şey, bambaşka... Haddimiz olmayan işleri bilelim. 

Şimdi öncelikle, eğer çok güvendiğiniz bir manavınız yoksa, bence karnıyarık işine kışın girmeyin hiç. Çünkü kemer patlıcan zaten tatsız bir patlıcan türü, bir de kışın iyisini bulmaya kasmak çok anlamlı değil. Yarısı çekirdeğiyle gidiyor. Gerçi mevsimi hala gelmiş değil, ama dün baktım, Migros'un patlıcanları düzelmiş. İyi görünüyorlardı, görüntü yanıltıcı değilmiş.

Kemer dediysek, öyle upuzun, gerçekten kemer gibi olanlardan bahsetmedik. "Şu kadar santim" diyerek, markete sanki elinizde cetvelle gidecekmişsiniz gibi bir ölçü verecek değilim ama özetle, irilerinden seçmeyin. Benimkiler muhtemelen 20 cm yoktur.

Azimliyim.
Dört tane patlıcan için, fazla geleceğini bilerek 250 gr. kuzu kıyma aldım, gerçi Migros kasabı bana 275 gramı daha uygun görmüş. Nitekim fazla da geldi, ama amacım zaten kalan kısmını ertesi gün olası bir ekmek arası kıyma ya da kıymalı yumurta operasyonu için hazır bulundurmaktı. 

En öncelikle patlıcanlarımızı alalı bir şekilde soyup, tuzlu suya koyuverelim. Ben bazen biraz obsesif oluyorum, patlıcanın suya tamamen batmadığı zaman acı olacağı yönünde saplantılarım var. O yüzden, batsınlar diye üstlerine tabak koydum.

Sonracıma, kıyma işine girdim. Kuzu zaten yağlı ve sulu bir et, o yüzden önce suyunu çekmesi iyi olur. Ekstra su veya yağ eklemeden, tencereye koyup kapağını da kapatıp, suyunu salmasını ve sonra da çekmesini bekledim. O arada da bir adet soğanı çintedurdum. Çintedurdum, evet.

Kıyma suyunu çektikten sonra, üzerine ayçiçek yağı gezdirip soğanları ekledim. Bu noktada mısırözü yağı daha iyi bir seçim, ama ben sürekli yemek yapan biri olmadığım için, sadece ayçiçek yağı bulundurup hem etli yemeklerde hem de kızartmalarda onu kullanıyorum.

Soğanlar kavrulunca, sıra salçaya geldi. Biber salçası konusunda cimri davranmanın alemi yok, öyle kaşık ucu filan bana gelmez. Ölçmedim ama çok rahatlıkla, bir dolu yemek kaşığını bulmuşumdur. Renk ve koku önemli, onlardan tatmin oluyorsanız tamamdır. 

Aslında domates salçası kullanmıyorum ama hadi madem artık kullanayım dedim, çok değil, ancak bir tatlı kaşığı kadar da domates salçası ekledim. Tuzunu-karabiberini de ayarladım. Kıyma kısmını böylece halletmiş olduk.

Ama karnıyarığın asıl zor kısmı, patlıcanların kıvamını becerebilmek. O konuda biraz daha çabalamam lazım. Tencereye ayçiçek yağını boca edip kızdırdım, cozurdayınca da patlıcanları ikişer ikişer attım içine. Burada bir şey yok.

Bu şekil kızaracak.
Yalnız, patlıcan muhteşem simetrik bir şey olmadığı için, çevirmek sıkıntı oluyor. O yüzden, karnıyarık yaparken en başta dikkat edilecek husus, patlıcanın kızartma tenceresinde döndürülmeye uygun şekilde olması.

Evde maşa da yoktu, ay Allah'ım, bir yandan patlıcanlar patlar -ki işindeki su açığa çıktıkça feci patlıyor, evet, bir yandan sen çeviremedikçe bir tarafı kızarır öbür tarafı çiğ kalır, derken elin kolun hep kızgın yağ olur, off kabus gibiydi. Etrafı da batırdım bir ton. Düşünmek bile istemiyorum, bu işler için bir maşa bir de wok tava lazımmış, ben dün akşam bunu gördüm. 

Patlıcanların dört tarafını da aslında güzelce kızartmamız lazım ama işte ben beceremedim onu. Olmadı o iş. Olabildiği kadar kızartıp tabağa aldım, çok içime sinen bir kızartma operasyonu olmadı.

Sonra, kızartma yağını tencereden alıp, ama az bir kısmını bırakıp, patlıcanları tencereye geri koydum. Karınlarını yardım, kıymayı içine dolduruverdim. 

Üzerlerine de, halka domates, uzun kesilmiş yeşil biber ve kırmızı kapya biber koydum. Tencerenin içine  birkaç diş de sarımsak atıverdim, tüm tüm.

Azıcık, yani ancak yarım bardak kadar su koydum ama bu doğru bir şey mi bilmiyorum. Gerçi fena olmadı, banılacak suyu oldu. Ama iki parmak daha az koysam olurmuş.

Altı hep orta-kısık olmak üzere, tencerede 15-20 dakika kaldı kalmadı. Şöyle düşündüm, tam gönlüme göre kızarmadı ya, bari tencerede az daha tutayım da çiğliği gitsin... Fakat yanlış yapmışım, 10-15 dakika yetermiş. Biraz fazla bile pişmişti. Ben sebzenin hafif "ağza gelenini" severim.

Netice olarak, eğer benim yaptığım gibi yaparsanız, evet yeniri olan ve hatta güzel bir karnıyarık olabilir. Ama "uuu..." dedirtecekseniz, birkaç denemeye daha ihtiyacınız var. 

Azimliyim, bir gün patlıcan yemeklerinde "en bambaşka" ben olacağım.

Annemin dolması hariç.

29 Nisan 2012 Pazar

Bi meze gördüm sanki...

İki hafta önce filan, markette Anda'yla bir şeyler aranırken her gördüğümüze saldırmak istediğimizi görünce, e madem dedik, o zaman biz bir sofra kuralım?

İşte dün o sofranın günüydü. Fikrin doğuş anında, aklımızda balık ya da kırmızı et vardı ama, sonradan düşündük ki ana yemekle kasmanın alemi yok. Rakı içilen yerde meze yenir dedik.

Hesapta, şöyle azar azar ama fazla çeşit yapacağız tamam mı. Haha. Fazla çeşit kısmı tamam, orada sıkıntı yok. Hatta şöyle söyleyeyim, sabah sofrayı toplarken örtüye yağ damlattım ve öyle fark ettim; gece boyunca masaya tek bir damla yağ düşmedi çünkü düşeceği yer yoktu. Fakat azar kısmı olmadı o işin... Dört kişiydik, ama gördük ki on dört kişi de olabilirmişiz. Net.

Tabii bunun sonucu olarak evde mebzul miktarda meze ve meze malzemesi mevcut. Bir süre paso yiyecek hazırlamam gerekecek, yazık çünkü yoksa. Bu arada, dün Oğuz da gelirken rakı almış, o da duruyor. Rakılı-mezeli bir pazar günü isterseniz evdeyim ben akşama kadar.

Neler yaptığımızı ben de ancak fotoğrafa bakarak sayabilirim, çok çünkü. Önce bizim yapmadıklarımızdan başlayayım...

- Anda Boşnak eti getirmiş biraz, o vardı. Yalnız eğer fırınım olsaydı ben o folyolanan pastırma olayına girecektim. Çok fantastik oluyor, folyoya pastırma, ince dilim domates ve ince dilim limon koyup kapatıp fırınlıyorsunuz. Başka malzeme de var mıydı hatırlamıyorum belki vardır. Çıkınca gerçekten çok güzel oluyor, mutlaka deneyin bence.

- Yeşil zeytinli salata yapsak mı diye düşündük ama Fora bizim için yapmış sağolsun, baharatlı-soslu bir şey. Çok da güzeldi, biz de yapsak öyle yapardık zaten.

- Çiğköfte işini de Süre Çiğköfte Seti ile hallettik. Yani halledememiş de olabiliriz bundan emin değilim. Setin içinden bulgurlu ve baharatlı bir harç, salça ve nar ekşisi sosu çıkıyor. 300-400 gr. kıyma için ve 8-10 porsiyon olduğu yazıyor. Biz yarı malzemeyle kullandık. Akşam kıyma ve harcı beylerin önüne koyduk, onlar yoğurdular biz yedik. Güzel yoğurdular ama ben harçtan pek tatmin olamadım. Ne bileyim, bir eksiklik, bir tatsızlık geldi ama adını koyamadım. Bir dahaki sefere tamamen kendimiz yapmayı denemek üzere bir kenara not aldım.

- Turşuyu hazır aldık.
- Peynirimiz Tahsildaroğlu Ezine klasikti ve tabii ki çerezle kavunu da kendimiz yapmadık.

Kendi yaptıklarımız ise, bence bir koordinasyon, yardımlaşma ve damak zevki hikayesiydi. Migros'tan çıkarken elimize kolumuza bakıp "Biraz abartmış olabilir miyiz acaba..." diye düşündük tamam ama, her şeyden zaten ya bir ya iki tane almışız, fazla bir şey de yok ki... Yok? Peki.

Bir fotoğraf çeken lazımmış.
- Anda'nın bir tavuklu salatası var, ondan yaptı. Tavuğun göğsünü iyice bir haşlayıp didik didik ediyorsunuz, üzerine küçük küçük doğranmış yeşil soğan, göbek marul ve salatalık, onun da üzerine sarımsaklı yoğurt ve mayonez ekleyip bir güzel karıştırıyorsunuz. (Başka bir şey koyuyor muydu hatırlamıyorum, sorarım bilahare.) Çook güzel oluyor. Salatalık ve tavuk fikri bana enteresan gelmişti, çok yakışıklı oluyormuş.

- Sonracıma, havuçlu-patatesli-yoğurtlu bir salatamız daha vardı. Rendelenmiş havuçları zeytinyağında güzelce kavuruyoruz, üzerine pul biber de serpmiş olarak. Kavrulduktan sonra açık tabağa yayıyoruz, üzerine haşlanmış ve ezilmiş patates, üzerine de yine sarımsaklı yoğurt.

- Patlıcan konusunda biraz coştuk. Bir kilo bostan patlıcanı alıp, baktık ki 6 tane oluyormuş, ikişerden üç ayrı çeşit için kullandık. Hepsi de közlendi bu patlıcanların. Köz meselesini de hemen açıklayayım, benim bilip-duyup ama henüz uygulamamış olduğum bir tekniği Anda başarıyla uyguladı. Teknik dediğim, patlıcanlı bildiğin ocağın üstüne koyuveriyorsun, o öyle oluveriyor. Yalnız ocak çok pis batıyor bu şekilde, bunu bilelim, sonuca hazırlıklı olalım. Folyo sersek iyiymiş.

Bir kısmını, sadece sarımsaklı yoğurtla karıştırarak yedik. Bu arada, yoğurt dediklerim hep Eker süzme yoğurt. Ben Eker'in bu ürününü görmemiştim, ama görünce ikimiz de başka hiçbir yoğurt düşünmedik. Eker'in yaptığı bir süt ürünü, sınıfının kesinlikle en iyisidir.

Bir kısmını, domates soğanlı salata yaptık. Aynı şekilde kırmızı biber de közleyip, bu salataya ekledik.

Bir kısmını ise, Sözlük'te gördüğüm bir tarif için kullandık. Közlenmiş patlıcanı tereyağında çeviriyoruz, sonra içine rendelenmiş kaşar ekliyoruz. Karışınca çok güzel bir şey oluyor.

- Kalamar ve tarator işine girdik. Kalamarı donmuş halde aldık, çözüldükten sonra una bulayıp kızarttık. Ama ben kalanın bir kısmını bugün una değil de, yumurta ve galeta ununa batırarak kızartmayı deneyeceğim, bence iyi bir fikir. Dün aklımıza gelmedi.

Tarator konusunda ise, ikimiz de tecrübesiziz tamam mı. Şimdi önce ekmek ve cevizi robottan geçirdik, sarımsak limon filan tamam. E ama olmadı bu? Yoğurt konuyor mu ki buna? Koyan var koymayan var, nasıl yapsak? O şeklini beğenmeyip yoğurt da ekledik, daha iyi oldu. Tam "Hay Allah ya, tarator oldu mu ki acaba..." diye hayıflanırken ben, bir de baktık, meğer kalamar kabının içinde zaten hazırlanmak üzere toz halde tarator varmış. Boşuna kasmışız. Ama öğrenmiş olduk.

- Muhammara yaptık, çok da kolaymış. Pul biberi sumak ekşisi ve limonda beklettik az, üzerine biber salçası, çok az domates püresi (annem "salça" demişti ama ben domates salçası kullanmıyorum, o yüzden püre ekledik.) ceviz ve kimyon. Bunu da robotladık, akıl alan türden bir şey oldu.

- Normal salatamız da vardı, yeşilli domatesli.

- Enginar yaptık. O da yine bayağı kolay bir şey, tencereye atıver, üstüne garnitürünü koy, zeytinyağını dök, o kendi kendine on dakikada pişsin.

- Ah, börek... Nasıl unuttum. Sigara böreği sardık, içine de mantarlı bir harç yapıp koyduk. Mantarı, biraz kırmızı (kapya) ve biraz da yeşil biberi küçük küçük doğradık, zeytinyağında çevirdik. Sonra da, içine kaşar da ekleyerek sigara böreğine bu harcı koyduk. On numero.

- Tavuklu yeşilli salata için kullanmadığımız tavukları, küçük küçük doğrayıp galeta unu ve yumurtaya bulayıp kızarttık.

- Zeytinyağlı fasulyemiz de vardı. Anda İzmirli olmasına rağmen zeytinyağlı konusunda muhafazakar değil, gayet inovatif. İçine biber koymayı önerdi, koyduk, güzel de oldu. Yalnız te daha şimdi hatırladım, biz ona şeker koymadık ya... Enginara da koymadık... Neyse olur öyle.

- Meyve olarak kavunumuz, yeşil elmamız ve muzumuz vardı. Yeşil elmayı, önce Koray'ın almış olduğu enteresan soyup-doğrama makinesinden geçirip, üzerine limon sıktık ve Türk kahvesi serptik. Muzu ise, Anda'nın sürpriziyle, ballı ve cevizli yedik.
Masaya sığmayınca...

Bütün bunların vesilesi, bir Yeşil Efe oldu. Ayrıca, bir de Adanalı olmama rağmen, rakıyı ilk defa şalgamla içtim. İnsanların özellikle tercih ettiği kadar varmış. Rakının yanında içtiğin şey, tek başına bir meze olabiliyormuş. Kesinlikle tavsiye ederim.

Her şeyi ayrı ayrı sayınca, 23 çeşit oluyor. Ohannesburger.
Bütün bunların malzemesinin tamamını yeni almamız gerekti, evde (zeytinyağı ve kızartmalık yağ dışında) hiçbir şey kalmamıştı çünkü. Biber patlıcan gibi "sayıyla" alabileceğimiz her şeyi, ihtiyacımız olan kadar aldık. Ama mesela, maydanozu birkaç sap alamıyoruz. Bir de kalamarı donmuş aldığımız için o fazlaydı. Onun dışında, tüm bu sofra (bir büyük rakı dahil) 190 lira tuttu. Anladık ki, 190 liraya bir rakı daha eklense, şöyle bir 7-8 kişi çok rahat ağırlanırmış. Dört kişiye fazla oldu.

Bundan sonra bir de kırmızı etli-şaraplı bir menüde gözüm var, gelişmelerle karşınızda olacağız.

Çok sevgiler,
Göksun. :)

28 Şubat 2012 Salı

Hayatın anlamı olarak Adana dolması...

(Tarihlerden 23 Ekim 2009...)
  
"Dolmalık patlıcan" budur. 
 Bu Adana dolması, asla bir anne gibi yapılamıyor, ben bugün bunu gördüm. Beceremiyorum arkadaş. Tarifse tarif, online destekse destek... Olmuyor. Gerçi daha ocakta, pişmedi. Belki olur. Ama harcından anladım ben, anneminki öyle görünmüyordu, benimki çok sulu oldu. Domatesi fazla kaçırdım herhalde... Bir de Becel koyuyor annem, ben ayçiçek yağıyla yaptım. Hem zaten Adana'daki salça gibisi yok mirim, nerde halamın elleriyle yaptığı misler gibi salça şahanesi, nerde kıytırık market salçaları...

Neyse. Şimdi tarif şu, ama ben deniyorum deniyorum olmuyor...

Adana dolmasında kıyma baskın olmaz. Patlıcanın içinde köfte halinde bulmazsınız harcını. O yüzden, ne kadar pirinç koyduysanız kıyma da o kadar olmalı. Tercihen kuzu kıyma. Aslında burada "ne tercihen lan direk kuzu kıyma" demek istiyor deli gönül, fakat kuzunun kilosu 27, dananın 17 lira. Artık siz bilirsiniz.

Bu arada dün kıyma alırken market kasabıyla aramda geçen diyalogu paylaşmak istiyorum müsaadenizle...

- Kuzu kıyma ne kadar?
- 27 lira
- Dana?
- 17.
- Ay işsizim ben dana alayım 200 gram...
- (İki kasap birden kopar burada) O zaman ben içine biraz kuzu atayım çaktırmadan...
- Ay teşekkür ederim çok makbule geçti

Bu da böyle güzel bir anı. Neyse, koyduk kıymayı pirinci. Bir baş soğan doğrayacağız ince ince. Tabi ne kadar kıyma+pirinç koyduğumuza göre siz belirliyorsunuz büyüklüğünü. Makul bir boy tencere dolma için orta büyüklükte bir soğan iyidir. Küçükse tencereniz, soğanın yarısını ertesi sabahki menemen için saklayın. Ben öyle yaptım.

Bu harcı iştah açıcı güzel bir kırmızı renge kavuşturacak kadar biber salçası ve azcık da domates salçası ekliyoruz. Ben dün gittim Tat'ın “Antep tadı” adındaki salçasını aldım. Üstünde domates+biber karışık yazıyor ama inanmayın. Direkt domates çünkü o, biberi yok adeta. Biber eksiğinizi Öncü salça ile kapatabilirsiniz. Tek başına öncü çok acı, o yüzden sadece ondan koyarsanız ağzınız yanar.

(2012’de gelen güncelleme: Piyasadaki en iyi tatlı biber salçası, BİM’de satılan Yurt salçadır bence. Bilginiz olsun.)
Ben içine maydonoz koymak taraftarı değilim aslında...

Domates doğruyoruz kabuklarını soyup. Bunu herkes koymuyormuş ben çok sonra öğrendim. Fakat konur, siz beni dinleyin. Daha bir yumuşak daha bir leziz olur domatesli dolma.

Yağ konusu enteresan. Annem bir süredir Becel kullanıyor ve ailecek çok mutluyuz bu durumdan. Bir ara Becel+Soyola kullandı, o zaman da mutluyduk. Komili Sırma da gayet başarılı. Yağ diyince bunlar gelir benim aklıma, fakat evde Komili Yudum vardı ondan koydum.

Üstlerine tabak koymak önemli. 
Limon... Şimdi isteyen nar ekşisi koysun, ben öyle yaptım mesela. Çünkü evde limon yoktu. Fakat bence limon daha güzel oluyor, sıkın yarım limon, dökün içine. Asıl sumak ekşisi için fantastik diyorlar ama henüz deneyebilmiş değilim.

Tuz karabiber. Başka baharata gerek yok ama nane de konuyor bazen, görüyorum. Gerek yok halbuki, sonradan nasıl olsa eklenecek.

Patlıcanları -ya da kabakları- doldururken sıkı sıkı doldurmuyoruz. Çünkü pirinç pişer ve patlıcanları kesin patlatır, kabakları da patlatamazsa bile üzerinden taşar. Gevşek gevşek doldurup, üstlerine kabuklu domatesten kapak yapıyoruz.

Koyduk tencereye. Dik dik duruyor tabi bunlar. Üstlerine bir tabak koymamız lazım. Bu önemli. Küçük bir pasta tabağı filan tabii. Ha bu arada su meselesi var evet, bir su bardağı belki daha az da su koyuyoruz.

Kapattık. Suyu kaynayınca kıstık bekledik. Pişti mi, pişti. İşi bitti mi, tabi ki hayır.

Salçalı yağ gezdireceğiz üstünde - bu yoksa o dolma “sahih” olmaz.

Sos dediğim böyle bir şey, bunun limonlusu.
Sarımsakları dövelim. Birkaç diş, tercih meselesi. Kızgın yağda biraz öldürelim. Sonra o yağda salçamızı ezelim, tabii ki biber salçası bu. Ezilince salçalar, kuru nane atalım içine bolca bir güzel. Sonracıma yine yarım limon filan sıkalım bunun içine. Şimdi bu öyle güzel bir şey olacak ki, "bırak dolmayı ekmeği al gel" diyeceksiniz kendinize. Sakin olun. Gidin bunu pişmiş dolmanın üzerine dökün, tavayı sıyırmak da başka güzeldir, bundan emin olun.

Ama bence en iyisi bunu siz kendiniz yapmayın, olmuyor. Gidin anneme, size yapıversin. Vallahi anneme anne diyesiniz gelir, çok net söylüyorum.

4 Ocak 2012 Çarşamba

Tanrının bir tezahürü olarak "patlıcan"

Öğle yemeğinden yeni gelmiş olabilirim ama bu “tatmin olduğum” anlamına gelmiyor.

Geçenlerde canım ölümcül bir şekilde lahmacun çekmişti, bu öğlen de Oda’da yemek istemedik, kalktık Hacıoğlu’na gittik. Hacıoğlu’nu hem restoran hem de şirket olarak severim. Ama doğruya doğru, lahmacun zevkini böyle fast-food yaklaşımıyla tatmin etmek pek olası değil.

İşte o yüzden, kafayı yine yemekle bozdum. Acaba bu sefer neyin güzellemesini yazsam derken, güzelleme kavramını kifayetsiz bırakan “patlıcan” geldi aklıma.

Canım...
Öyle bir şey ki bu, daha kimseden "abi fasulyeye ölürüm" "kabaksız yaşayamam" "offf patatesi çiğ bile yerim" diye bişey duymadım, ama kimden "her yemeğini yerim hoca ben bunun" gibi bişi duysam patlıcandan bahsediyorlardı. Ben de onlardan biriyim. Nikotin içeriyormuş, sanırım bundan seviyoruz milletçek.

Şimdi efendim, eğer patlıcansever bir kişilikseniz, acilen ama acilen Doğu Akdeniz yöresinden arkadaşlar edinin. Mersin, Adana, hatta Akdeniz'i geçin mümkünse Antep... (Antep çok önemli) Sonra da o arkadaşlarınızdan "dolmalık patlıcan" tabir edilen patlıcanlardan isteyin. Hani buralarda kurusunu bulabiliyoruz ya sadece, minik minik oluyorlar. İşte onların tazesini isteyeceksiniz. Yazın isteyeceksiniz tabi, ama eğer sonbahara doğru isterseniz çok deli ucuza alınabilir. Atıyorum burada 1 lira olacaksa kilosu siz 50 kuruşa filan alabilirsiniz. (Bu arada geçen bizim orda manavdan alayım dedim, kilosu 7 lira mıydı 8 mi... Oh my god...)

O patlıcanı yiyince gözünüz dönecek, başka bir şey düşünemeyeceksiniz. Çünkü efendim, siz de göreceksiniz ki kemer patlıcan öyle lezzet saçan bir şey değil. Bostan patlıcanına da basıyorlar hormonu, ne yediğinizi anlamıyorsunuz. Zaten aldığınızın yarısı çekirdeğiyle gidiyor. Iyy kara kara...

Alın o küçümen patlıcanları, oyun bi güzel. Mis gibi “Adana dolması” yapıverin. Ki tarifini bilahare vereceğim.

İçinden çıkanı da ister tuzlayıp öyle yiyin, isterseniz soğanla kavurup tercihe göre eser halde salça ve/veya karabiber ekleyip patlıcanlı börek yapın. Onu da sonra anlatırım.

Yok illa kemer patlıcan alıp karnıyarık yapayım diyorsanız dikkat edin, patlıcanlar öyle kocaman olmasın. Bölmeye gerek kalmadan tencereye sığsın mümkünse. Bir de fazla kızartmayın, her şeyin bir kıvamı var. Detaylar için bizi izlemeye devam edin.

İmambayıldı soğansız da yapılabilir, başkavurması olur adı. Ki bence zaten soğansız olmalı.

Kızartmasına domatesli sarımsaklı sos yaparsınız, şakşuka olur.

Közlemesini yoğurtla karıştırır üstüne et koyarsınız, yoğurtlama olur, Antakya işi. Biraz daha geliştirip alinazik'e çevirebilirsiniz. Alinazik apayrı bir post konusu olacak elbette.

Alinazik demişken, burada orijinalini bulmanızın imkanı yok, ama olur da yolunuzu düşürürseniz gidin Antep - İmam Çağdaş'ta bir patlıcan kebap yiyin. Antep bir patlıcansever'in kutsal mekanıdır.

Közledikten sonra içine domates biber doğrarsınız, limon tuz zeytinyağı, hatta ben turşu da doğradım fena olmadı, biraz maydonoz isterseniz, oldu mu sana fantastiko bir babagannuş. Gerçi tarifi vermiş oldum ama olsun, mevsimi gelince tekrar yapar fotoğrafını da koyarım.

Allam nası unuttum, güveç tabii ya, toprak güveçte kısık ateşte pişen etli patlıcan, offf, gerçeküstü bir şeydir o ya. 1 numara dolma ise iki kesinlikle budur. Buna da soğan koymuyoruz. Yanında da bakır tencerede pişmiş pirinç pilavı... Allah'ım sana geliyorum...

Karnıyarık gibi bir yemeğe sahipken musakka bana çok anlamlı gelmez, ama yine de siz bilirsiniz. Sürün fırına kıymayla patlıcanı, verin coşkuyu... Yazacak bir şey bulamazsam onu da yazarım belki bir gün.

Şekil şemal insanıysanız, hani böyle kemer patlıcanları ince ince dilip içine köfte koyup sarıyorlar ya, adını bilmiyorum. Ondan yapın. Güzel oluyor, ama ben kemer patlıcanı çok sevmiyorum. Karnıyarık için bile uzununu seçmem patlıcanın.

Bi de, tek bi kere Çiçek Pasajı'nda yedim, adını da bilmiyorum ama şa-ha-ne bir şey yapmışlardı... Böyle bir toprak tuğlada geliyor, tek parça, kabuksuz ama kararmamış bembeyaz, içinde kaşarlı sarımsaklı bir şeyler... Deli bir şeydi.

“Bunların hiçbiriyle uğraşamam, anne yemeği bunlar" diyorsanız size kesinlikle hak veririm.

O zaman şöyle yapalım, tencereye biraz yağ, üstüne alalanmış küp doğranmış patlıcan, üstüne soyulmuş doğranmış domates, üstüne biraz yeşil biber, yemeğin miktarına göre azcık sarımsak, tuz karabiber. Kesssinlikle su eklemeyelim, pişsin o. İsterseniz yağ koyarken salça da karıştırın, renk verir, lezzet katar.

Ayrıca bununla kahvaltı da yapabilirsiniz. Bol zeytinyağını dökün tavaya, tavla zarı doğradığınız (ve önceden tuzlu suda azcık beklettiğiniz) patlıcanları çevirin bir güzel. Zeytinyağının kokusu çıksın filan.
O pişer gibi olunca (ama azcık diri kalsın n’olur, öyle daha güzel oluyor) soyup doğradığınız domatesleri atıverin üstüne. Çevirin yine bir güzel. Çeksin suyunu.

Alın onu ocaktan. Yanına da beyaz peynir... O ara evde Yörsan peynir vardı, yakıştı yanına. Fakat bence Ezine olmaz mesela. Yea beybi…

Ayrıca makarnaya da konur bu. Aynı şekilde yine zeytinyağında ve hafif diri kalacak şekilde iki çevirdiniz miydi, of, daha ne olsun. Bak onu yaparım bugünlerde, yormaz.

Patlıcan turşusu
Bir de görsel ararken şu yandakini buldum, feci yapasım geldi... Turşuymuş ama aynı etkiyi yenilikçi bir karnıyarık türünde de deneyebiliriz. Mesela Emel var arkadaşım, Ayvalıklıdır, "peynirli patlıcan" diye bir yemek yapıyorlar. Karnıyarık sistemiyle yapılıyor ama kıyma yerine lor peyniri var. Bir kere yemiştim sadece, çok güzeldi. Tarifini bulursam yapar ve anlatırım.

Patlıcanın en taze en güzel olduğu haftasonuna not ediyorum, Adana'ya gidip "patlıcan haftasonu" yapacağım kendime. Şöyle söyleyeyim, ailesiyle arası iyi olmayan biri olsaydım bile annemin o dolması için yine de herkesten daha çok sevebilirdim onu. Öyle bir şey bu benim için.

Canım annem.