22 Mayıs 2012 Salı

Çubuk makarna değil spagetti; parmesan değil eski kaşar.

Feysbuk'ta bunun geyiğini çok yaptım, görmüş olanlara bininci posta olacak... Ama yapacak bir şey yok, bu işin hikayesi bu.

Bir süredir canım çok feci makarna istiyor tamam mı. Pazar günü de, Engin ve Özlem'le Moda'da kitap filan okuduk, "Ahah çok enteliz olm" geyiği yaparken "Hah" dedim, "Madem öyle, ben bu makarnayı asortik yapayım..." Biliyorsunuz, entel olmak için makarnayı İtalyanca adıyla çağırmak şart. Ve öyle üstüne domates doğrayıp yiyemiyorsunuz, illa bir Napoliten'lik gerekiyor.

Knorr'un hazır soslarından mı alsam derken, kendim yapayım dedim. Özlem aklıma fesleğen ve sarımsak tozunu soktu. Ben o arada parmesan düşünedurdum. Derken tavuk da mı atsam içine dedim. Başladım aklımda makarna evirip çevirmeye... Krema da ekleyeyim, yoksa mantarlı mı yapsam, bir şeyler...

Yalnız bu entel makarnası yapma işi zormuş hanımlar beyler. Akşamın 9 küsüründe, Moda'nın dibinden te Çarşı içindeki Migros'a kadar parmesan aradım. Çarşı'da buldum ama bulmaz olaydım, en az 100 gr'lık satılıyor, o da 25 lira! Şakaysa hiç komik değil, gerçekse feci trajik. Ben de ne yapayım, gittim Migros eski kaşar aldım. Entelliğim anca buna yetiyormuş. (Ben normalde eski kaşar sevmezdim ama Migros'unki çok güzel. Yalnız Trakya olanını henüz denemedim bilmiyorum.)

Derken, baktım saat neredeyse 10. O saatten sınra kim uğraşacak da makarna yiyecek, öeh dedim, biz enteller bu saatleri hafif şeylerle geçiştiririz... O parmesanı da organik değil diye almadım zaten.

Ertesi gün, işten gelir gelmez kendimi mutfağa attım ve makarnayı ayrı, tavuğu ayrı pişirdim.

Eski köye yeni adet...
Makarna kısmı şöyle:
- 1 paket Pastavilla spagetti (Aslında özeneceğim şeyleri yaparken Barilla kullanıyorum ama markette hep kalını kalmıştı.)
- 4 tatlı kaşığı sarımsak sosu (İlk defa kullandığım için azar azar ekledim, ölçü o yüzden tatlı kaşığı)
- 1 su bardağı Migros eski kaşar
- 1 paket mantar
- 1 kutu hazır krema (Sırf en ucuzu olduğu için Ülker aldım, diğer markaları bilmediğim için lezzet kıyaslaması yapamayacağım.)

Kaynayan makarna suyuna tuz eklerken elimizi korkak alıştırmayalım. İki tatlı kaşığı filan attım ben, yoksa spagetti mutlaka yapışıyor. Azıcık da yağ ekledim.

Makarna haşlanırken, yan ocağa mantarları koydum. Mantar çok sulanan bir şey, o yüzden ekstra su eklemek yanlış olur. Doğrayıp, üstüne çok azcık zeytinyağı döküp ocakta bıraktım.

O arada makarna suyunu çekti, süzdüm, üstüne çok su gezdirmeyip bolca havalandırdım. Aslında hiç gezdirmemek gerekiyor diyorlar ama ben ona cesaret edemiyorum.

Mantar suyunu çekince ise, krema kullanmayı bilmediğim için, "şimdi hemen eklersem belki kesilir mi ki..." diye düşünerek ocaktan alıp biraz soğumasını bekledim. O arada, 4 tatlı kaşığı sarımsak sosunu karıştırdım.

Beş dakika sonra filan, yavaş yavaş ekledim kremayı. "Acaba bir kutu çok mu olur" diye düşündüm ama çok olmuyormuş, hatta eğer siz belirgin kremadan hoşlanıyorsanız az bile kalıyor. Ben kremanın fazlasını sevmem.

Sonra da, robottan geçirip un gibi bir hale getirmiş olduğum eski kaşarı koydum üstüne, karıştırdım. Makarna kısmını böylece başarıyla halletmiş olduk. Aslında niyetim fesleğen de eklemekti ama aramızda sevmeyenler var, o yüzden "yerken üstüne dökerim" diye düşündüm. Öyle de gayet güzel oldu.

Tavuk ise, daha da kolay.

Ben tavuğun göğsünü kullanmıyorum, hatta o göğsün adını verdiği tatlı dışında bir kullanım alanı olması gerektiğini bile düşünmüyorum. Anca kandırıkçı restoranlar kullansın onu. Kupkuru tavuk göğsünü getirip bir de ona pahalı yemekmiş muamelesi yapıyorlar. İçine bir şeyler sarmalar filan... Göğüs lan o, kuru et, şekilli olsun diye içine sardığın ıspanak bunu değiştirmiyor.

Neyse sakin olalım... Ben hep ızgara tava alırım. Onu yıkarım, teflon tencereye su eklemeksizin koyarım. Orta ateşte, suyunu çekmesini beklerim.

O arada, bir kasenin içine sıvıyağ koyarım. İçine biber salçası karıştırırım. (Dün bir dolu tatlı kaşığı kullandım.) Tuz, karabiber, pul biber, kimyon ve kekik eklerim. O öyle, fantastik bir sos haline gelir.

Tavuk suyunu çekince de, bu sosu üzerine dökerim. Baharatlı yağda biraz daha pişer tavuk. Bir süre sonra tavukları ters çeviririm ki, öbür tarafları da bu sostan nasibini alsın.

İşte böyle. Bence gayet güzel oldu. Fotoğraf sizi yanıltmasın. Bu arada, Google Görseller'de "kremalı mantarlı makarna" diye aratınca çıkan sonuçlara bir baktım da, aslında bayağı güzelmiş benim fotoğraf...

Parmesanımız yoksa da, mangal gibi yüreğimiz var.

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Yufka, bir Anadolu mucizesi.

Buralarda yaşamayı sevmek için bir milyon sebep sayabilirim. Bunlardan biri de mutfak kültürü.

Bu kültür o kadar geniş ki, bizim aklımıza bile gelmeyecek kadar "sıradan" gördüğümüz çok fazla şey var. "Anadolu mutfağı" diyince akla karnıyarığın veya Cağ kebabının gelmesi normal, ama mesela yufka demeyebiliriz. Kendisi o kadar gizli bir kahramandır.

Hayır bir de bununla yapılan şeylerin bir kısmı gerçekten çok basit. Altı üstü incecik bir hamur, ama sırf kendi lezzeti pek çok şeye yetiyor. İçindeki malzeme tamamen teferruat. Tek başına kızart, hatta istersen çiğ ye. Ya da istersen kalın aç, sacın yoksa teflon tavada iki çevir, üstünde katı yağ gezdir, senden iyisi yok.

Canım yufka. Kahvaltıyı güzelleştiren, açlığı savuşturan, bütün bunları son derece pratik ve leziz şekilde yapmamızı sağlayan, ama hiçbir zaman bir "kuzu tandır" muamelesi görmeyen yufka. Kara bahtlım, kem talihlim.

İnsan evladı ne kadar kıymet bilmez ya, herkesin yapamadığı ve "güzelini" belki hayatımız boyunca bulamayacağımız bir kaburga dolmasını yere göğe koyamazken, her an hepimizin çok da güzel yapabileceği sigara böreğini yemekten saymıyoruz. Evet az bulunurluk, yapma zorluğu, gereken ustalık... Bunlar önemli. Ama "ulaşılamaz" şeyleri bu kadar överken, elimizin altındakine de haksızlık etmeyelim.

Yufkasız hayat hatadır gençler. Çok rica ediyorum, mutfağımızın zenginliğinden bahsederken öyle daha bir kere yemediğimiz şeylerden başlamadan önce, gözleme diyelim, menemeni analım, olmadı mercimekli bulgur pilavını sayalım.

Bu haftasonunun iki sabahında da, kendimi yufka işine verdim. Günün açılışını cumartesi sabahı peynirli gözleme, pazar sabahı ise sigara böreği ile yaptım.

Hazır yufkadan gözleme dediğiniz şey, dünyanın en kolay şeyi. Bu kadar kolay olup bu kadar damak tadı veren başka kaç şey olabilir, bilemiyorum.Yalnız nasıl katlanacağını bilmiyordum, internette de görselini bulamadım. Ben de yufkacı amcaya sordum... Bu arada, eğer yakınlarınızda bir yufkacı varsa, lütfen üşenmeyip yufkayı oradan alın. Market yufkasıyla olan farkını çokkkk açık göreceksiniz.

İşte o yufka... Bundan uzak duruyoruz.
Geçenlerde Anda'yla Migros'ta gezerken, vakumlu pakette satılan yufkadan almıştık. Yemin ediyorum bak, ince ince kesip erişte diye kullansan kullanırdın. Yufkacı yufkası gerçekten "başka" bir şey arkadaşlar, üşenmeyin, arayın bulun. Kadıköy'de iki tane biliyorum, biri Alkım'ın yanından Moda Caddesi'ne doğru çıkarken sağda Cemal Süreya Sokak'ta, sol kolda. Öbürü ise, Rıhtım tarafındaysanız, Murat Muhallebicisi'nin sokağına girin, sokağın sonunda sağda. Halitağa tarafından ise; Halitağa'yı bitirip Karakolhane Caddesi'ne girin, biraz ileride solda Recaizade Sokak'ı göreceksiniz. O sokağın girişinde solda.

Yufkacı Amca'nın gösterdiği katlama şeklini internette bulamayınca, ben de Paint'te çizdim. Şimdi siz aşağıdaki çizimi görünce dalga geçeceksiniz ama, isterseniz arayın, başka bir görsel bulamayacaksınız. Gözleme katlama şeklini internete kazandırmış olmanın haklı gururu içindeyim şu an. ("E akıllı kardeşim, neden fotoğrafını çekip de koymadın?" derseniz el cevap: Ya yemeklerin fotoğrafını istediğim gibi güzel çekemiyorum. O yüzden, yazılarımdaki fotoğraflar hep internetten bulunma. Altındaki yazılara tıklayınca kaynağına gidiyor.)

Nasıl? :)
Şimdi efendim, öncelikle yufkamızı yaydık tamam mı. Tüm yüzeyine, sıvıyağ-süt karışımı sürelim. Ama fazla olmasın, gerek yok. Şöyle her tarafına bi değsin yeter.

Sonra, yanda gördüğünüz bölgeye ezilmiş peynirimizi koyalım... Ben bu tür şeylerde "uyduruk peyniri" daha çok seviyorum, "esaslı" peynirler ağır geliyor. O yüzden, Ülker İçim kullandım, gayetten de güzel oldu. Bu arada Ülker İçim için "ileri geri" konuşmuş gibi de olmayayım ama, bir Tahsildaroğlu Ezine de değil kendisi. Bence bunu o da kabul eder.

Sonra, kenarlarını peynirli bölgenin üstüne kapatıyoruz bir güzel. Teflon tavamızı çok çok çok az yağlıyoruz. Yağ sadece "değmiş" oluyor. Hatta ben tavaya koyduğum yağı kağıt havlu ile yayıp, her yere değmesini sağladıktan sonra fazlasını da döktüm.

Evet aynen böyle, yumuşacık.
Gözlememizi atalım tavaya. Pişerken kabaracaktır, yufka yapar öyle. Tek yüzünü çevire çevire pişirdim. Baktım alt tarafı olmuş, öbür yüzünü çevirdim. Üste gelen tarafa, bıçağın ucuna taktığım Sana'dan sürdüm. Alttaki taraf pişince de yine, o tarafına da Sana sürdüm.

Orgazmik oldu.

Ertesi sabahki sigara böreği ise, aslında yine feci kolay olmakla birlikte, evde kızartma yapma fikrinden beni iyice uzaklaştırdı.

Yufkayı ikiye katlayalım önce, o haldeyken ikiye bölelim. İki parça yufka oldu ya, sonra onları üst üste koyup yine ikiye bölelim. Sonra onları da üst üste koyalım, onları da ikiye bölelim. Böylece, toplam 16 parça yufkamız olsun. Gördüğünüz gibi ben bu Paint işine sardırdım bugün biraz, netice olarak ne elde edeceğimiz şekilden anlaşılıyor diye umuyorum.

Sekize bölünce de olur ama on altı iyidir bence.
Dilimlerimizin içindeki çizgiler, peynir demek oluyor. Aslında ufalanmış peyniri yumurtayla karıştırıp da kullanmak muhteşem bir fikir ve lezzet, fakat evde yumurta yoktu. Ama peynir, neyse ki her şekilde güzel olan bir şey.

Dilimlerimizi yaprak sarar gibi, kenarlarını içe almak suretiyle sarıyoruz. Uçlarını, yanımızda hazır bulunan bir kase suya değdiriverip öyle sarıyoruz ki yapışsınlar. Sonra da böreklerimizi, kızgın ayçiçek yağına atıyoruz. Etrafa yağ sıçrıyor filan. Yalnız, bir süre sonra peynirin kenardan çıkıp da yağ patlarması sorunsalını aşamadım. Allahtan o aşamaya gelene kadar börekler yeterince kızarmış oluyor da hemen tavadan alabiliyorum, çünkü bir börek peynirini taşırmaya başladı mıydı artık o tavaya yaklaşılmıyor.

(Not: Buna ilişkin görsel ararken bir şey gördüm; yufkayı 16'ya değil de 8'e bölüp, ama aynı miktarda peynir koyup, kenarlarını daha çok kıvırmak mümkün. O zaman böreğimiz daha az malzemeli olur ama peynir de taşmaz öte yandan. Bilemiyorum, pişirme kolaylığı adına az malzemeyi göze alıp almayacağımdan emin olamadım.)

Fritöz alacağım bu yüzden. Alana kadar, evde kızartma faslını sona erdirmiş bulunuyorum. Elim kolum ziyan olacaktı az kaldı.

Çıtır çıtır, nefis nefis.
Ama çıkan sonuç, tüm bunlara değdi. Gerçekten de, çok içime sinen bir börek oldu. Bu tabii ki en çok, yufkanın güzelliğiyle alakalı. O vakumlu poşettekileri, öldürsen almam bir daha.

İşte böyle. Elimizin altında "yufka" gibi muhteşem bir malzeme varken, Anadolu mutfağı diyince asortik restoranlarda görüp adını bile bilmediği şeyleri sayanı dövesim geliyor.

Afiyet olsun,
Göksun.

15 Mayıs 2012 Salı

Kutsal Üçleme: Kuru-Pilav-Turşu.

Koskocaman bir kışı, evde bir kere bile kuru fasulye yapmadan bitirmenin utancı içindeydim...

Bu kış zaten çok nadiren yemek yaptım, onlar da "hemen o an" yapılabilecek şeyler oldu. Halbuki, malum, fasulyeyi önceden ıslamak filan lazım... Fakat pazar günü yaptığım fasulye, bence şimdiye kadarki denemelerimin en iyisiydi. Buyrun:

Normalde market markalarını tercih ediyorum ama kuru fasulye almak sıkıntılı bir iş, çünkü "kart" çıkarsa bütün gün ocakta kalabiliyor. O yüzden, bu konuda riske girmeden, gittim Sezon marka aldım.

Biber salçasını, mümkünse tadına bakarak almayı tercih ederim. Markette hazır satılan salçalar arasında ise, orijinaline (yani Adana'daki el yapımı salçaya) en yakını BİM'de satılan Yurt marka salça. Evde onu kullanıyorum. Ama bitmişti ve BİM de kapanmıştı, zorunlu olarak Öncü marka aldım. Yurt bulamazsanız Öncü de iyi, ama sakın ha sakın, bak Allah'ın adını veriyorum, öyle Tat mat almayın Yalan onlar. Küfür gibi bir yalan.

Et olarak, daha önce de söylemişimdir, bir yemeğe et girecekse kuzu eti girmelidir. 100 gr. istedim ama bunu isterken Migros kasabının 150'ye yakın bir şey vereceğini biliyordum, nitekim 130 gr. verdi. İyi de oldu.

Eve gelince, tombul bir su bardağını dolduracak kadar fasulyeyi suya ısladım. Yalnız, bu miktar iki kişi için bile haddinden fazla oluyormuş, bilginiz olsun. Birkaç gün fasulye yemeyi göze alıyorsanız tamamdır.

Fasulyeyi isterseniz tuzlu suda bekletebilirsiniz. Bu konuda Özlem'e danıştım, "tuzlu suda bekletirsen daha lezzetli olur ama kabuğu soyulur, bi acayip olur" dedi. Bu "acayip" dediği hal, muhtemelen annemin "helimelenmek" dediği şey oluyor. Yani, fasulye pişerken hafif eriyor, suyun rengini ve kıvamını bozuyor. Ben de hiç riske girmeyip, bekleme suyuna tuz atmadım. Ne olur ne olmaz. Bu arada, suya karbonat atanlar da var ama ben karbonat fikrini sevmiyorum. Oldu olacak deney tüpü de koyalım mutfağa.

Ertesi gün, şöyle yapıyoruz:

Öncelikle, Migros kasabı eti size kocaman kocaman doğranmış halde vermiş olacağı için, o etleri bi küçültelim. Akbaba değil de, bir muhabbet kuşu başı gibi olsunlar. Küçük olursa suyu daha iyi çıkar, daha güzel olur. Yağları da yine iyiiice miniltelim ki, erisin, tadı gelsin.

Eti tencereye alıp, henüz yağ eklemeden, kendi suyunu salıp çekmesini bekliyoruz. Bu arada altını birdenbire açıverirsek, et daha suyunu salmadan yanar. Önce kısık ateşte bir sulanmalarına fırsat verelim, sonra orta ateşe alırız.

Ha unutmadan, eğer güvecimiz yoksa, tenceremiz mutlaka çelik tencere olsun. Mümkünse kalın ve ağır olanlardan. Nedenini sonunda söyleyeceğim.

O arada, "yemeklik boy" soğanımızı çintelim biz. Çintmek lafımı daha önce de kullandım ama yine de tekrar açıklayayım, küçük küçük doğramaktan bahsediyorum. Yemeklik boy da şu, yani orta boy, yani "abartmanın alemi yok."

Et suyunu çekince sıvıyağımızı ekliyoruz üstüne. Tencerenin üstünde şööyle iki tur gezdirelim yağ şişesini. "Ay çok yağ koymayayım buna ben" demeyin, yaptığımız şey brokoli değil kuru fasulye.

Yağ zaten hemen kızacaktır, kızınca soğanlarımızı ekleyip çevirelim. Kavrulsunlar bir güzel. Soğanlar eğer yapışıyorsa, siz o yağı az koymuşsunuzdur. Az daha ekleyin, bir şey olmaz o kadar kuralsızlıktan.

O arada, orta boy bir domatesi soyup doğramış olalım. Soğan kavrulunca tencereye atalım. Eğer domates salçası kullanmayacaksanız, buradaki domatesi büyük seçebilirsiniz, ben öyle yaptım. Biraz çevirdikten sonra "Ya bu domatesin doğru düzgün erimesi lazım..." diye düşünerek tuz ekledim üzerine. Maksat suyunu salsın.

İşte böyle bir şey...
Domatesin suyu da uçunca, bu kez biber salçasına geldi sıra. Biber salçası konusunda bugüne kadar temkinli davranıyordum ama geçen haftaki dolma hadisesinde gördüm ki, bu konuda temkin yanlışmış. (Geçen hafta "abartmayayım" diye yeterli gördüğüm salça az geldi. Demek "abartmak" o değilmiş tam.)

Ya tahmin ediyorum ki, şöööyle dolu dolu bir yemek kaşığı vardır koyduğum salça. Domatesler de vardı ya az önce koyduğumuz, onlarla birlikte bakınca "oha resmen 'fasulyeli kırmızı' oldu bu" dedim mesela.

Çevirdim iyice, salçayı erittim. Akabinde, fasulyeleri attım üzerine.

Yalnız dikkat! Fasulyenin suyunu mutlaka ama mutlaka dökmüş ve üzerinden tekrar bir su geçirmiş olun!

Malum, fasulye "ard etkisi" olan bir yiyecek. Eğer siz bütün gece içinde beklediği suyu dökmez de direkt o suyun içinden tencereye aktarırsanız, iyice gaz yapar. Hatta üzerine o suyu dökerseniz, ... Neyse, dökmeyin.

Fasulyeyi de yine, önce bir çeviriyoruz. Salçası eti domatesi filan, tamamen karışıyor. Tencerede "homojen bir yapıya" ulaşıyoruz. Bir iki dakika çevirdikten sonra, üzerine su ekleme faslına geldik... Annem bunun için " üzerini iki parmak örtecek kadar" der. İki parmağı geçiyor mu bilmiyorum ama, benim koyduğum su bi kere bütün her şeyi kapatmaya yetiyor. Üstte yüzen 1-2 fasulye tanesi dışında, altta ne olduğunu görmez oluyorum. Şöyle pay biçiyorum, fasulye zaten "sulu" olan bir şey. Öyle bir miktarda su koymalıyım ki, fasulye pişmek için ihtiyacı olan suyu çektikten ve o kadar buharlaşmadan sonra, kalan miktar yeterli olmalı.

Şöyle diyelim o zaman, şimdi siz "en nihayetinde" görünmesini istediğiniz hale gelene kadar suyu koydunuz mu? Şimdi onun üzerine yaklaşık bir bardak daha koyun. Ama ara sıra kontrol edin, fasulyenin cinsine göre suyunuz yetersiz gelebilir. O takdirde de, ketılda su kaynatıp ekleyebilirsiniz. Önceki denemelerimde öyle yapmıştım, olmuştu. Ha yok suyunuz fazla mı geldi, o zaman da tencerenin ağzını bir süre açık bırakın, uçsun.

Tuz-karabiber ekleyelim.
İki diş sarımsak atalım içine.
Bir de, bunu kendim uydurdum, azcık kimyon. Çok yakışıyor, hem de kimyon kuru baklagilin gazını alan bir şey.

Altı önce açık olsun. Kaynadıktan sonra kısalım. Taşmasın diye ağzını açık bırakacaksak da, lütfen çok az ama gerçekten çok az açık bırakalım.

Ara sıra baktığımız zaman, üzerinde köpükler göreceğiz. Gaz onlar hep. Kaşıkla toplayıp atalım onları.

Ocakta 45 dakika filan kaldı benimki. Tencerenin çelik ve kalın olmasının esbab-ı mucibesi de şu, o şekildeki tencere sıcak kalır. Ocaktan aldıktan sonra pişirmeye devam eder. Kuru fasulyenin bir olayı var, en güzel formunu tencerenin içinde 1-2 saat kalınca buluyor. Siz "Ay tamam içim şişti, pişmediyse de pişmesin artık napim" deyip altını kapatıp bırakıyorsunuz, 2 saat sonra bir bakıyorsunuz ki on numara olmuş. Kuru fasulyenin en iyisi bu yüzden, güveçte oluyor.

Bu sebeple, eğer fasulyeniz yumuşamışsa kapatın altını, ağzını da kapatın, kendi haline bırakın. Bir saat sonra da afiyetle yiyin. Eğer altını kapattığınızda zaten fazla pişmiş olursa, bu sefer "hemen" yemeniz, tencerenin ağzını da açmanız lazım.

Bunun yanına bir de pirinç pilavı ve bol miktarda da turşu lazım, malum. Ayıp yoksa.

Benim servis önerim, tabağınıza azcık limon sıkıp biraz da kimyon atmanız yönünde. Limon absürd gelmesin, turşuyla yediğiniz bir şeye limonun yakışması aslında gayet normal. Kimyon ise, hem gerçekten yakışıyor, hem de dediğim gibi, "etkisini" azaltıyor.

Afiyet olsun :)

*
Not: Buraya öyle "düz" bir tabakta kuru fasulye görseli koymak istemedim. karikatur.bul'dan bir şeyler bulayım dedim, fakat Uykusuz ve Penguen bir olup sitenin faaliyetini durdurmuş.

Bu davranış bence iki dergiye de yakışmadı. Kendilerini ayıplıyorum.

3 Mayıs 2012 Perşembe

Karın yararken dikkat edilecek hususlar

En sevdiğim sebze patlıcan ve bunun en sevdiğim türü de Adana dolması. Bu konuda netim. Yalnız, bunun tamamen bir annem spesiyali olduğunun da farkındayım. Elbet bir gün ben de bu konuda ustalaşacağım, ama asla annemin yaptığı gibi olmayacak.

Ben de karnıyarıkta uzmanlaşmaya karar verdim. Bu demek değil ki annem karnıyarığı muhteşem yapmıyor, tabii ki bu konuda da rakipsiz. Ama dolma dediğimiz şey, bambaşka... Haddimiz olmayan işleri bilelim. 

Şimdi öncelikle, eğer çok güvendiğiniz bir manavınız yoksa, bence karnıyarık işine kışın girmeyin hiç. Çünkü kemer patlıcan zaten tatsız bir patlıcan türü, bir de kışın iyisini bulmaya kasmak çok anlamlı değil. Yarısı çekirdeğiyle gidiyor. Gerçi mevsimi hala gelmiş değil, ama dün baktım, Migros'un patlıcanları düzelmiş. İyi görünüyorlardı, görüntü yanıltıcı değilmiş.

Kemer dediysek, öyle upuzun, gerçekten kemer gibi olanlardan bahsetmedik. "Şu kadar santim" diyerek, markete sanki elinizde cetvelle gidecekmişsiniz gibi bir ölçü verecek değilim ama özetle, irilerinden seçmeyin. Benimkiler muhtemelen 20 cm yoktur.

Azimliyim.
Dört tane patlıcan için, fazla geleceğini bilerek 250 gr. kuzu kıyma aldım, gerçi Migros kasabı bana 275 gramı daha uygun görmüş. Nitekim fazla da geldi, ama amacım zaten kalan kısmını ertesi gün olası bir ekmek arası kıyma ya da kıymalı yumurta operasyonu için hazır bulundurmaktı. 

En öncelikle patlıcanlarımızı alalı bir şekilde soyup, tuzlu suya koyuverelim. Ben bazen biraz obsesif oluyorum, patlıcanın suya tamamen batmadığı zaman acı olacağı yönünde saplantılarım var. O yüzden, batsınlar diye üstlerine tabak koydum.

Sonracıma, kıyma işine girdim. Kuzu zaten yağlı ve sulu bir et, o yüzden önce suyunu çekmesi iyi olur. Ekstra su veya yağ eklemeden, tencereye koyup kapağını da kapatıp, suyunu salmasını ve sonra da çekmesini bekledim. O arada da bir adet soğanı çintedurdum. Çintedurdum, evet.

Kıyma suyunu çektikten sonra, üzerine ayçiçek yağı gezdirip soğanları ekledim. Bu noktada mısırözü yağı daha iyi bir seçim, ama ben sürekli yemek yapan biri olmadığım için, sadece ayçiçek yağı bulundurup hem etli yemeklerde hem de kızartmalarda onu kullanıyorum.

Soğanlar kavrulunca, sıra salçaya geldi. Biber salçası konusunda cimri davranmanın alemi yok, öyle kaşık ucu filan bana gelmez. Ölçmedim ama çok rahatlıkla, bir dolu yemek kaşığını bulmuşumdur. Renk ve koku önemli, onlardan tatmin oluyorsanız tamamdır. 

Aslında domates salçası kullanmıyorum ama hadi madem artık kullanayım dedim, çok değil, ancak bir tatlı kaşığı kadar da domates salçası ekledim. Tuzunu-karabiberini de ayarladım. Kıyma kısmını böylece halletmiş olduk.

Ama karnıyarığın asıl zor kısmı, patlıcanların kıvamını becerebilmek. O konuda biraz daha çabalamam lazım. Tencereye ayçiçek yağını boca edip kızdırdım, cozurdayınca da patlıcanları ikişer ikişer attım içine. Burada bir şey yok.

Bu şekil kızaracak.
Yalnız, patlıcan muhteşem simetrik bir şey olmadığı için, çevirmek sıkıntı oluyor. O yüzden, karnıyarık yaparken en başta dikkat edilecek husus, patlıcanın kızartma tenceresinde döndürülmeye uygun şekilde olması.

Evde maşa da yoktu, ay Allah'ım, bir yandan patlıcanlar patlar -ki işindeki su açığa çıktıkça feci patlıyor, evet, bir yandan sen çeviremedikçe bir tarafı kızarır öbür tarafı çiğ kalır, derken elin kolun hep kızgın yağ olur, off kabus gibiydi. Etrafı da batırdım bir ton. Düşünmek bile istemiyorum, bu işler için bir maşa bir de wok tava lazımmış, ben dün akşam bunu gördüm. 

Patlıcanların dört tarafını da aslında güzelce kızartmamız lazım ama işte ben beceremedim onu. Olmadı o iş. Olabildiği kadar kızartıp tabağa aldım, çok içime sinen bir kızartma operasyonu olmadı.

Sonra, kızartma yağını tencereden alıp, ama az bir kısmını bırakıp, patlıcanları tencereye geri koydum. Karınlarını yardım, kıymayı içine dolduruverdim. 

Üzerlerine de, halka domates, uzun kesilmiş yeşil biber ve kırmızı kapya biber koydum. Tencerenin içine  birkaç diş de sarımsak atıverdim, tüm tüm.

Azıcık, yani ancak yarım bardak kadar su koydum ama bu doğru bir şey mi bilmiyorum. Gerçi fena olmadı, banılacak suyu oldu. Ama iki parmak daha az koysam olurmuş.

Altı hep orta-kısık olmak üzere, tencerede 15-20 dakika kaldı kalmadı. Şöyle düşündüm, tam gönlüme göre kızarmadı ya, bari tencerede az daha tutayım da çiğliği gitsin... Fakat yanlış yapmışım, 10-15 dakika yetermiş. Biraz fazla bile pişmişti. Ben sebzenin hafif "ağza gelenini" severim.

Netice olarak, eğer benim yaptığım gibi yaparsanız, evet yeniri olan ve hatta güzel bir karnıyarık olabilir. Ama "uuu..." dedirtecekseniz, birkaç denemeye daha ihtiyacınız var. 

Azimliyim, bir gün patlıcan yemeklerinde "en bambaşka" ben olacağım.

Annemin dolması hariç.

29 Nisan 2012 Pazar

Bi meze gördüm sanki...

İki hafta önce filan, markette Anda'yla bir şeyler aranırken her gördüğümüze saldırmak istediğimizi görünce, e madem dedik, o zaman biz bir sofra kuralım?

İşte dün o sofranın günüydü. Fikrin doğuş anında, aklımızda balık ya da kırmızı et vardı ama, sonradan düşündük ki ana yemekle kasmanın alemi yok. Rakı içilen yerde meze yenir dedik.

Hesapta, şöyle azar azar ama fazla çeşit yapacağız tamam mı. Haha. Fazla çeşit kısmı tamam, orada sıkıntı yok. Hatta şöyle söyleyeyim, sabah sofrayı toplarken örtüye yağ damlattım ve öyle fark ettim; gece boyunca masaya tek bir damla yağ düşmedi çünkü düşeceği yer yoktu. Fakat azar kısmı olmadı o işin... Dört kişiydik, ama gördük ki on dört kişi de olabilirmişiz. Net.

Tabii bunun sonucu olarak evde mebzul miktarda meze ve meze malzemesi mevcut. Bir süre paso yiyecek hazırlamam gerekecek, yazık çünkü yoksa. Bu arada, dün Oğuz da gelirken rakı almış, o da duruyor. Rakılı-mezeli bir pazar günü isterseniz evdeyim ben akşama kadar.

Neler yaptığımızı ben de ancak fotoğrafa bakarak sayabilirim, çok çünkü. Önce bizim yapmadıklarımızdan başlayayım...

- Anda Boşnak eti getirmiş biraz, o vardı. Yalnız eğer fırınım olsaydı ben o folyolanan pastırma olayına girecektim. Çok fantastik oluyor, folyoya pastırma, ince dilim domates ve ince dilim limon koyup kapatıp fırınlıyorsunuz. Başka malzeme de var mıydı hatırlamıyorum belki vardır. Çıkınca gerçekten çok güzel oluyor, mutlaka deneyin bence.

- Yeşil zeytinli salata yapsak mı diye düşündük ama Fora bizim için yapmış sağolsun, baharatlı-soslu bir şey. Çok da güzeldi, biz de yapsak öyle yapardık zaten.

- Çiğköfte işini de Süre Çiğköfte Seti ile hallettik. Yani halledememiş de olabiliriz bundan emin değilim. Setin içinden bulgurlu ve baharatlı bir harç, salça ve nar ekşisi sosu çıkıyor. 300-400 gr. kıyma için ve 8-10 porsiyon olduğu yazıyor. Biz yarı malzemeyle kullandık. Akşam kıyma ve harcı beylerin önüne koyduk, onlar yoğurdular biz yedik. Güzel yoğurdular ama ben harçtan pek tatmin olamadım. Ne bileyim, bir eksiklik, bir tatsızlık geldi ama adını koyamadım. Bir dahaki sefere tamamen kendimiz yapmayı denemek üzere bir kenara not aldım.

- Turşuyu hazır aldık.
- Peynirimiz Tahsildaroğlu Ezine klasikti ve tabii ki çerezle kavunu da kendimiz yapmadık.

Kendi yaptıklarımız ise, bence bir koordinasyon, yardımlaşma ve damak zevki hikayesiydi. Migros'tan çıkarken elimize kolumuza bakıp "Biraz abartmış olabilir miyiz acaba..." diye düşündük tamam ama, her şeyden zaten ya bir ya iki tane almışız, fazla bir şey de yok ki... Yok? Peki.

Bir fotoğraf çeken lazımmış.
- Anda'nın bir tavuklu salatası var, ondan yaptı. Tavuğun göğsünü iyice bir haşlayıp didik didik ediyorsunuz, üzerine küçük küçük doğranmış yeşil soğan, göbek marul ve salatalık, onun da üzerine sarımsaklı yoğurt ve mayonez ekleyip bir güzel karıştırıyorsunuz. (Başka bir şey koyuyor muydu hatırlamıyorum, sorarım bilahare.) Çook güzel oluyor. Salatalık ve tavuk fikri bana enteresan gelmişti, çok yakışıklı oluyormuş.

- Sonracıma, havuçlu-patatesli-yoğurtlu bir salatamız daha vardı. Rendelenmiş havuçları zeytinyağında güzelce kavuruyoruz, üzerine pul biber de serpmiş olarak. Kavrulduktan sonra açık tabağa yayıyoruz, üzerine haşlanmış ve ezilmiş patates, üzerine de yine sarımsaklı yoğurt.

- Patlıcan konusunda biraz coştuk. Bir kilo bostan patlıcanı alıp, baktık ki 6 tane oluyormuş, ikişerden üç ayrı çeşit için kullandık. Hepsi de közlendi bu patlıcanların. Köz meselesini de hemen açıklayayım, benim bilip-duyup ama henüz uygulamamış olduğum bir tekniği Anda başarıyla uyguladı. Teknik dediğim, patlıcanlı bildiğin ocağın üstüne koyuveriyorsun, o öyle oluveriyor. Yalnız ocak çok pis batıyor bu şekilde, bunu bilelim, sonuca hazırlıklı olalım. Folyo sersek iyiymiş.

Bir kısmını, sadece sarımsaklı yoğurtla karıştırarak yedik. Bu arada, yoğurt dediklerim hep Eker süzme yoğurt. Ben Eker'in bu ürününü görmemiştim, ama görünce ikimiz de başka hiçbir yoğurt düşünmedik. Eker'in yaptığı bir süt ürünü, sınıfının kesinlikle en iyisidir.

Bir kısmını, domates soğanlı salata yaptık. Aynı şekilde kırmızı biber de közleyip, bu salataya ekledik.

Bir kısmını ise, Sözlük'te gördüğüm bir tarif için kullandık. Közlenmiş patlıcanı tereyağında çeviriyoruz, sonra içine rendelenmiş kaşar ekliyoruz. Karışınca çok güzel bir şey oluyor.

- Kalamar ve tarator işine girdik. Kalamarı donmuş halde aldık, çözüldükten sonra una bulayıp kızarttık. Ama ben kalanın bir kısmını bugün una değil de, yumurta ve galeta ununa batırarak kızartmayı deneyeceğim, bence iyi bir fikir. Dün aklımıza gelmedi.

Tarator konusunda ise, ikimiz de tecrübesiziz tamam mı. Şimdi önce ekmek ve cevizi robottan geçirdik, sarımsak limon filan tamam. E ama olmadı bu? Yoğurt konuyor mu ki buna? Koyan var koymayan var, nasıl yapsak? O şeklini beğenmeyip yoğurt da ekledik, daha iyi oldu. Tam "Hay Allah ya, tarator oldu mu ki acaba..." diye hayıflanırken ben, bir de baktık, meğer kalamar kabının içinde zaten hazırlanmak üzere toz halde tarator varmış. Boşuna kasmışız. Ama öğrenmiş olduk.

- Muhammara yaptık, çok da kolaymış. Pul biberi sumak ekşisi ve limonda beklettik az, üzerine biber salçası, çok az domates püresi (annem "salça" demişti ama ben domates salçası kullanmıyorum, o yüzden püre ekledik.) ceviz ve kimyon. Bunu da robotladık, akıl alan türden bir şey oldu.

- Normal salatamız da vardı, yeşilli domatesli.

- Enginar yaptık. O da yine bayağı kolay bir şey, tencereye atıver, üstüne garnitürünü koy, zeytinyağını dök, o kendi kendine on dakikada pişsin.

- Ah, börek... Nasıl unuttum. Sigara böreği sardık, içine de mantarlı bir harç yapıp koyduk. Mantarı, biraz kırmızı (kapya) ve biraz da yeşil biberi küçük küçük doğradık, zeytinyağında çevirdik. Sonra da, içine kaşar da ekleyerek sigara böreğine bu harcı koyduk. On numero.

- Tavuklu yeşilli salata için kullanmadığımız tavukları, küçük küçük doğrayıp galeta unu ve yumurtaya bulayıp kızarttık.

- Zeytinyağlı fasulyemiz de vardı. Anda İzmirli olmasına rağmen zeytinyağlı konusunda muhafazakar değil, gayet inovatif. İçine biber koymayı önerdi, koyduk, güzel de oldu. Yalnız te daha şimdi hatırladım, biz ona şeker koymadık ya... Enginara da koymadık... Neyse olur öyle.

- Meyve olarak kavunumuz, yeşil elmamız ve muzumuz vardı. Yeşil elmayı, önce Koray'ın almış olduğu enteresan soyup-doğrama makinesinden geçirip, üzerine limon sıktık ve Türk kahvesi serptik. Muzu ise, Anda'nın sürpriziyle, ballı ve cevizli yedik.
Masaya sığmayınca...

Bütün bunların vesilesi, bir Yeşil Efe oldu. Ayrıca, bir de Adanalı olmama rağmen, rakıyı ilk defa şalgamla içtim. İnsanların özellikle tercih ettiği kadar varmış. Rakının yanında içtiğin şey, tek başına bir meze olabiliyormuş. Kesinlikle tavsiye ederim.

Her şeyi ayrı ayrı sayınca, 23 çeşit oluyor. Ohannesburger.
Bütün bunların malzemesinin tamamını yeni almamız gerekti, evde (zeytinyağı ve kızartmalık yağ dışında) hiçbir şey kalmamıştı çünkü. Biber patlıcan gibi "sayıyla" alabileceğimiz her şeyi, ihtiyacımız olan kadar aldık. Ama mesela, maydanozu birkaç sap alamıyoruz. Bir de kalamarı donmuş aldığımız için o fazlaydı. Onun dışında, tüm bu sofra (bir büyük rakı dahil) 190 lira tuttu. Anladık ki, 190 liraya bir rakı daha eklense, şöyle bir 7-8 kişi çok rahat ağırlanırmış. Dört kişiye fazla oldu.

Bundan sonra bir de kırmızı etli-şaraplı bir menüde gözüm var, gelişmelerle karşınızda olacağız.

Çok sevgiler,
Göksun. :)

5 Nisan 2012 Perşembe

"Bir de Koço masasında kedi olsam..."

Ya dün şöyle bi'şey oldu, Koray'lar Koço'ya gidiyordu, nezaket gösterip beni de davet etti sağolsun... Ben yok mok derken baktım hala davet ediyor, iyi madem dedim o zaman. Gerçi iyi ki de gitmişim, vaktimiz çok güzel geçti orası öyle de, bilirsiniz o hissi.

Neyse muhabbetimiz bize kalsın, ben yediğimiz içtiğimizi anlatayım...

Koço, İstanbul'a geldiğimden beri duyduğum ama hep "yolundan döndüğüm" bir yerdi. Bir kere annem götürecek oldu, "Ya ne gereği var şimdi..." diye istemedim. Birinde de, Moda'da Sebu Abi'yle karşılaştık, "Koço'ya gidiyoruz gel götüreyim" dedi, "Yok ben arkadaşımla buluşacağım" diye reddettim. Allah'ın hakkı üçmüş, ben dün akşam bunu gördüm.

Burada yazmışlığım var mı hatırlamıyorum, ama ben öyle "süper şık" yerlerden hazzetmiyorum. Yapay geliyor. Ben oraya damak zevki gibi, insanın en "keyfe dönük" arayışlarından biriyle gidiyorum, üstelik rakı-balık yapacağım. Okunuşundan emin bile olmadığım bir "chateaubriand" yiyecek olsam tamam da rakı-balık bu ya. Lütfen samimiyetimizi kaybetmeyelim.

Balığı buralarda yemek lazım.
Koço bu anlamda beklentimi gayet güzel karşılıyor. Bir kere bir Rum mekanı ki bu son derece hoş bir ambians sağlıyor. Ortalık ferah ve nezih. Üstelik karşında uzanan bir deniz var, balık başka nasıl bir yerde bu kadar keyifle yenir ki?

Restoranın altındaki ayazmayı da çok duydum ama gidip bakmadım, bakınca onu da yazarım.

Bu arada, buranın yine benzer bir mekan olan İsmet Baba'dan bazı farkları var. Mesela, İsmet Baba da çok feci güzeldir ama orada kalabalıktan birbirinizi duymakta zorlanabilirsiniz. Bir de daha küçüktür. Koço öyle değil. Hem geniş, hem de daha rahat konuşuluyor. Müzik burada da yok. Şimdi "E rakı balık diyorsun ama müzik yok da diyorsun, bu nasıl iş" demeyin, ben müziğin olmadığını daha biraz önce fark ettim. Sözlük'te Koço'ya bakarken birileri yazmış, "Aaa evet" dedim, "Müzik yok." Bunun şöyle bir getirisi var, rakı muhabbetinin önü açık. Müziğe değil muhabbete dalınıyor, bence kesinlikle daha iyi. Hem böyle olunca kafayı güzelleştirip şarkılara eşlik etmeye çalışan kimse de olmuyor.

Gerçi daha "enseye tokat" ortamlarda müzik aranabilir, ama mesela dünkü masada fasıl masıl olmaması çok daha uygundu. Neticede kafa bulmaya gitmedik, hatta 0,75 dublenin devamını bile getirmedim.

Meze tepsisi aslında bu kadar kalabalık değil.
Gelelim yemeklere...

Mezelerden beyaz peynir, patlıcan ezme, dereotlu kapya biber, kalamar ve güveçte karides aldık. Marullu-domatesli salata zaten masada vardı. Yalnız açıkçası meze tepsisi zayıf gibi geldi, en azından köpoğlu ya da kereviz filan da olsa iyiymiş. Gerçi ben rakıyı zaten peynirle tüketirim; hele karides güveç ve patlıcan da varsa gerisi teferruat. Ama yine de, "Koço" deyince daha zengin bir tepsi bekliyor insan.

Beyaz peynir çok güzel. Peyniri beğenmeyi bilirim ama tadından teşhis etmeyi bilmiyorum. Ben "çok güzel, rakıya pek yakışmış, yalnız belki-sanki hafif ağır gibi mi bilemedim..." diyeyim, siz oradan pay biçin.

Patlıcan ezme dediğimiz şey, basit gibi görünüyor ama "aşçının kabusu" olabilecek bir meze aslında. Mesela Kandilli'de Suna'nın Yeri'nde yediğim patlıcan ezme kadar kötüsünü zor bulurum, beyazlatmak için basmışlar sodayı... Olmamış tabii. Neyse bu güzeldi. Sütlü gibi-kremalı gibi bir tad alıyoruz ama şikayetim yok, kararmamış, sodalanmamış, acılaşmamış, daha ne olsun.

Biberli mezeden almadım, biber sevmiyorum. Koray da dereotlu diye yemedi, ona da soramıyorum o yüzden.

Kalamar güzeldi, yani çok öyle süper bir olayı yoktu ama iyiydi. Zaten birkaç saat önce Uğur'la Asmalımescit-Hardal'da yediğimiz (aslında yiyemediğimiz) korkunç kalamardan sonra Koço'dakini beğenmezsem çarpılırım... Yalnız sosu çok fazla sarımsaklıydı, tamam sarımsak candır ama abartmayalım.

Ah o karides güveç... Ah... İşte Koço'ya, her şeyi bırak, yok bir İstanbul klasiği, yok Rum meyhanesi, balığı güzel, manzarası var... Tüm bunları bir kenara koy, sırf bu karidesin hatrına gidilir. Evet.

"Fırın sütlaç boyu" güveçte geliyor. Mantar, domates, biber, karides ve üstünde erimiş kaşarla. Abi bunu yiyin ya başka hiçbir şey demiyorum.

Balıklarımız, bir tekir tava ve bir hamsi ızgaraydı. Tekir zaten iltifata ihtiyacı olmayan bir balık, bi de tavada, başka bir şey demeye gerek var mı allahaşkına? "Balığın dibi" bir tekir, bir barbun. Gerçi gümüş de bambaşkadır ama o da hiç görünmüyor artık. Ne yapalım, eldeki tekir daldaki gümüşten yeğdir.

İşte o hamsi. Ama bizimki daha güzeldi.
Neyse ben yine absürtleşmeye başladım, tekirler tazeydi ve güzel kızarmıştı. Bir tek kafasını ayırıp gerisini olduğu gibi ağzıma attım. Gerçekten bak.

Hamsi konusu şöyle, bence bu konuda beni ciddiye alabilirsiniz... Çünkü ben normalde hamsinin son derece "abartılmış" bir balık olduğunu düşünürüm. Hadi Kardenizlisindir ve hayatın hamsiyle geçmiştir, kabul. Ama levrek, tekir, çupra, barbun, lüfer, istavrit, sarıkanat... bilen insanlarız, hamsi nedir?

Derken bir hamsi geldi... Allah sizi inandırsın, aç olsam tabağıyla yerdim. Izgara yapmışlar ama buğulama gibi olmuş, adamlar balığı o kadar "kurutmamış." Parmak kadar hamsi, adeta olmuş bir biftek.

Bundan sonra, Koço benim için karides güveç ve hamsi demektir. Hadi karidesi evde de yaparsın ama, o hamsi, başka yerde zor...

Üç kişiydik, bir de küçük Yeşil Efe içtik. Ah unutuyordum, iki de bol kaymaklı ekmek kadayıfı yendi. Ben şerbetli tatlı sevmem, o yüzden zaten tatlı istesem de bitiremeyecektim, ama tadına baktım. Gayet güzeldi. Kaymağı da gayet boldu.

Hesabı görmedim, ama 200 lira verilip üstü beklenmedi.

Sonra iyi akşamlar dileyip ayrıldık, kalbim karides güveçte kaldı...

*
Sonradan eklenen not: Yukarıda İsmet Baba'yı müzikli mekan gibi yazmıştım, meğer yanlış hatırlıyormuşum, orada da müzik yokmuş. Düzeltme için gxl'ye teşekkürler.

Bizimkisi fondü hikayesi...

- Güya parfe yapacaktım, malzemesini sana getireyim bari de yapıverelim... Bende buzluk yok.
- Buzluk? Sıcak bişey değil mi ki o ya?
- Sıcak? Yok sen sufleyi diyorsun, parfe donan bişey.
- Sufle? Yok ya başka bi'şey diyorum ben...
- Başka bi'şey? Bilemedim...

Hikayemiz işte bu kadar kendini bilmez bir şekilde başladı ve başka bir gün, fondü yapımını araştırarak devam etti. Bu süreçte gördük ki, çikolatayı buharda eritecek bir ekipmana, erittiğimiz çikolatayı içine koyup üstelik bir de sıcak tutacağımız başka bir kaba, bir de bu çikolataya banacağımız meyveleri koyacak ayrı bir kaseye ihtiyacımız varmış.

- Kargo şubesine bir bakalım mı, bir şeyler almıştım, gelmiş görünüyor...
- Ne aldın? 
- Bişeyler bişeyler...
...
- Aaa fondü seti! Hem de kırmızı!

*
Salı akşamı aslında eve gidip patlıcanlı börek yapmak niyetindeydim. Fakat bugünlerde eve girmemeye bahane aradığım için, yolda karar değiştirip Sezer'i aradım. O arada Koray da okuldan çıktı zaten.

- Ee, napalım?
- Bilmem, düşünmedim.
- Fondü?
- Uuu beybi!

Derken, kendimizi akşamın 10'unda çikolata peşinde bulduk. Meyve kısmını Migros kapanmadan hallettik şükür ama, Kahve Dünyası'na yetişemedik. Zaten boşuna arıyormuşuz, Baylan'a sorduk, "fondülük çikolata" diye bir şey yokmuş.

Biz de e iyi madem diyerek, gittik Tatbak'tan, bir kutu bildiğimiz yaprak çikolata aldık. Şu bayramlarda götürülenlerden. 350 gram 10 lira.

Sonra süreç şöyle işledi,

Şimdi bu çikolatayı buharda eritmek gerekiyor tamam mı, e "normal" evlerde de çikolatayı buharda eritmeye yarayan bir alet olmuyor tabii ki. Koray düşündü, çikolataları iyice kırıp, demliğe doldurup, çaydanlığın üzerine oturtuverdik. Ne kadar çikolata kullanmamız gerektiğini bilemedik, ama kutunun yarısından fazlasını kullandık. Bitter-sütlü karışık oldu.

İnternette gördüğümüz tariflere göre, insanlar çikolatayı eritirken içine krema koyuyorlarmış. Yok artık diyorum izninizle, çikolataya krema eklemek de nedir, kutup ayısı mıyız afedersiniz? 

Baylan'daki amca, krema değil ama "içine iki damla yağ dökün" demişti, biz onu da yapmadık.

Yalnız süt eklemenin iyi bir fikir olabileceğini düşünerek, şöyle "ıslatacak kadar" da süt döküverdik. Ama az gerçekten, çeyrek çay bardağı ancak vardır. Yani o sütü kahveye koysanız, kahvenin ancak rengini açmış olursunuz.

Çikolatalar erirken, meyvelerimizi hazırladık. Küçük birer kaseye muz, kivi ve çilek doğradık.

Derken çikolatalar iyice eridi. Demlikteki çikolatayı fondü setimizin üstünüze koyduk, altına da bir küçük mum yaktık.

Muhtemelen, dünyadaki en güzel akşamlardan biri oldu.

Ama o güzelliğin, çikolata ile alakası o kadar da yoktu.