Eğer evde yalnızsam, yemek konusunda feci uydurukçu olabiliyorum... Zaten televizyon karşısında yiyeceğim şeyler için uğraşasım gelmiyor.
Son icadım:
Bir adet kabağı alıp, alacalı soyuyoruz. Sonra çinter gibi küçük küçük doğruyoruz. "Çintmek ne la" diyenler için, küçücük küçücük işte. En fazla tavla zarı kadar.
Tavaya alıyoruz, su eklemeden, azıcık zeytinyağı koyarak, ister çevire çevire ister ağzını kapatıp kendi haline bırakıp öylece pişiriyoruz. Sebzeyi diri seviyorsanız pişirirken tuz eklemeyin.
Sonra onu alıyoruz bir tabağa, üzerine yoğurt, üzerine sarımsak sosu. Bu arada sarımsak sosu biz yalnız yaşayanlar için muhteşem bir şey, hem de güzel bir aroma sağlıyor. Tavsiye ederim.
Karıştırdıktan sonra, bir yalnızın buzluğunda her zaman bulunması gereken hazır köftelerimizden alıp, kabağın tavasında kalan yağda onları da pişiriyoruz bir güzel. Yoğurdun üstüne de onu koyalım, mis.
Bunu patlıcanla da yapabiliriz, henüz denemedim ama bence çok güzel olur. Patatesi zaten hiç saymıyorum bile, o zaten olur. Uuu durduk yerde 3 yemek birden oldu bak
Öperim.
28 Ağustos 2012 Salı
Bekar ve tembel
Etiketler:
bekar ve tembel,
kız tavlama yemekleri,
kolay yemekler,
köfte,
patlıcan
23 Ağustos 2012 Perşembe
Ah bir evde olsam...
Bugünlerde yine canım sıkılıyor, yine bir hayatı sorgulama sürecine girdim. Ne zaman böyle sıkıntılarım olsa canım mutfağa dalmak ister, ama hayatımdaki mutfaklar insanı "çağıran" cinsten değil maalesef. Sığma sorunum olan yerlerde çalışmaktan hoşlanmıyorum. Mutfak dediğin düzenli, tezgah dediğin geniş olur. Benimkinde, iki kişi yan yana bile duramıyorsun, elini nereye atsan bir şeye çarpıyor.
Bir evim olmasını zaten her zaman çok istemişimdir, ama o evin mutfağı çok önemli. Mutfağında yemek yenebilen - ve tabii ki yapılabilen- dolapları yeterli, tezgahı geniş, dışarıyı gören bir penceresi olan, çalışırken daralmayacağım bir mutfak istiyorum. Bir de, mutlaka ama mutlaka, bir bulaşık makinesi. Of şimdi kendi mutfağımı düşününce bile içim sıkıldı. Şöyle izah edeyim, beş kilo alsam ben o mutfağa giremem. Siz daha benden yemek bekleyin.
Yine isyan noktasındayım. Canım günlerdir yemek yapmak istiyor, ama bütün gününü motivasyonsuzluk içinde geçirip akşam 7'de evde oluyorsan yemek filan yapasın da kalmıyor. Onun yerine, "bi halt olamadım lan ben, 'işte budur' diyebileceğim bir tencere dolma bile yapabilmiş değilim" diye bunalıma girip domatesli makarna yiyorsun. E gerizekalı, madem bişey yapamamaktan şikayetçisin, bunun çözümü yapmamaya devam edip koltukta pineklemek midir? Eh, saçma ama durum böyle.
"Hm peki acaba yapabilecek olsaydım, akşam da 7'de değil misal 6.30'da evde olabilseydim, hem kolay hem güzel ne yapardım?" diye düşünüyorum. Yapamıyorsam da düşünmek hoşuma gidiyor. Şöyle şeyler buldum:
- Bin yıldır filan güveç alasım var. Hem normal tencere gibi olanlardan, hem de "fırın sütlaç" boyu olanlardan. Zaten bir güveç aldın mıydı gerisi geliyor. Mesela, tek ya da iki kişi yaşıyorsanız, porsiyonluk patlıcan güveçler yapılabilir.
El alta mısırözü yağımızı döküverelim, tahminen bir çorba kaşığı yetecektir. Biber salçasını ekleyip karıştıralım, üzerine kuzu kuşbaşımızı ekleyelim. Üzerine domates biber patlıcan, 1-2 diş sarımsak, tuz karabiber, hoop fırına. Dünyanın en leziz kolay yemeği budur.
* Bunu isterseniz, kuşbaşı yerine kıyma ve küp yerine yuvarlak patlıcan dilimleri kullanarak hafif bir patlıcan oturtma yapabilirsiniz. Kıymayla patlıcan arasına soğan da eklemek lazım.
* Üşenmezseniz ve hafif olmasını da istemezseniz, kıymayı önceden soğanla kavurup, yuvarlak patlıcan dilimlerini de azcık kızartır gibi yapıp öyle pişirin.
- Güveç olsun olmasın, patlıcan konusunda şöyle şeyler de mümkün,
* Patlıcanı bir bütün halinde, olduğu gibi fırına atın. O şekilde közlensin. (Bunun teorik olarak mümkün ve uygulanmakta olduğunu biliyorum ama pratik yapmadım, çünkü şu yaşa geldim ama hala fırınım yok!)
Onlar közlenedururken, siz isterseniz kuşbaşı, isterseniz kıyma, isterseniz de tavuk kavurun. Her defasında tekrar etmek ne kadar gerekli bilmiyorum ama, kırmızı etler (aksi belirtilmedikçe) hep kuzu, tavuklar da (yine aksi belirtilmedikçe) hep ızgara tava.
Eti kavururken, içine yeşil ya da kapya biber koyabilirsiniz. Etiniz eğer kırmızıysa soğan ve domates güzel olacaktır, tabii beyazla da olabilir ama bence kırmızıya daha çok yakışıyor. Kekik ve karabiber tüm etlerde banko, fakat tavuk pişiriyorsanız kimyon da güzel olacaktır. (Kimyon ve patlıcan ne alaka gibi durabilir ama bence kimyonun her durumda gideri var.)
Patlıcanları fırından aldıktan sonra, isterseniz, biliyorsanız ve becerikliyseniz onu adeta bir "hünkar beğendi patlıcanı" gibi yapmak sizin elinizde. Ben yapmazdım. Olduğu gibi, soyup tuzlayıp, etini üzerine koyup öyle yemeyi hayal ediyorum.
* Eğer işin içine yine bir güveç katmak isterseniz, yine bunu küçük porsiyonlar halinde güveçlere paylaştırıp birazcık da fırında tutabilirsiniz. Yazın fırında güveç işi yaş da (çünkü soğumuyor) kışın iyi fikir.
* Bir de, kendimizi patlıcan kebap yapar gibi düşünelim. Köfte-patlıcan sırasını borcama ya da yüksek kenarı ve dar bir fırın tepsisine dizelim. Üzeri için, yemeğin miktarına uygun olacak kadar suyu bardağa alıp, o suya salça ve yağ karıştırıp, üzerinde gezdirelim. Yine tuz sarımsak karabiber, olaylar gelişsin.
- Güveç konusunda son olarak, karides güveç var. Çok deli sevdiğim bir şey ama yapılışını görmedim. İçimden bir ses, karides, salça, yağ, domates, baharat, biber ve sarımsağın hepsini güvece koy, ver coşkuyu diyor. Denersem anlatırım.
- Annem bir kere borcama ince halkalar halinde patlıcan, kabak ve patates dizdi, üstüne azıcık yağ gezdirip öylece fırına sürdü. Muhteşem bir şey oldu, üzerine sarımsaklı yoğurt ya da şakşuka sosuyla.
- Bir arkadaşım da, yine borcama karnıbahar ve brokoli koyup, üzerine beşamel sos dökerek fırında pişirmişti. Karnıbahardan öyle bir lezzet beklemezdim.
- Börek yapabiliriz, ister tavada ister fırında. Sistem aynı, yani ben tavada yaparken de aynı sistemi uyguluyorum. Bir kat yufka, araya yağlı sütlü karışım, tekrar yufka vs. Asıl fark, ancak içinde mümkün.
Mesela patlıcanlı börek muhteşem bir şey, yemediyseniz kayıptasınız. Sosisli-mantarlı olabilir. Hatta, mantarı küçük küçük doğrayıp kapya biberle karıştırarak pişirince çok güzel bir harç oluyor. Bunu Anda'yla yapmıştık ama içine soğan koyup koymadığımızı hatırlamıyorum. Sonracığıma, patatesli-kıymalı börek de iyidir, üstelik içini çiğden koyabiliyoruz. Patatesleri tavla zarı boyutunda doğrayalım, soğanlar da iyice küçük olsun, karabiberli kıymayla karıştırıp yufkanın içine.
Bir de, lor peynir-taze soğan bir börek içi için muhteşem bir fikir. Yaptım, biliyorum, inanılmaz oluyor. Hatta birinde abartıp yeşil zeytin de doğramıştım ve onu da çok sevmiştim ama siz bana bakmayın, yeşil zeytine gereksiz bir tutkuyla bağlı biriyim ben.
- Eğer dolmayı annenizin tarifine birebir uyarak yaptığınız halde yine de o kadar güzel olmuyorsa, sebzelerin içini tam dolduramıyor olabilirsiniz. Aman pirinç şişip de taşmasın diyerek sebzelerin içini gevşek tutmayı abartırsanız, o dolma güzel olmuyor. Benim hatam bu evet, ama bu hatayı yapmamayı denemek için vaktim ya da enerjim olmadı şimdiye kadar. (Tarifi buralarda bir yerlerde var.)
- Tek ya da iki kişiyseniz çok anlamı yok da, kalabalıksanız mutlaka kısır yapın. Hem acayip puan kazanırsınız, hem de kısır çok doyurucudur, çok çeşit yapmanıza gerek kalmaz.
Bir-iki kişi için anlamı yok evet, yeşillik denen şeyi taneyle satmıyorlar çünkü.
- Ama mercimekli köfte başka. Onun miktarı ayarlanabilir, içine maydonoz koymazsın olur biter.
Mercimekli köfte için, az yapacaksak misal bir küçük bardak mercimeği alıp iki bardak suyla ocağa koyduk mu. Kaynadıktan sonra altını kısalım, her şeyde olduğu gibi. O öyle kendi kendine, adeta bir macun haline gelene kadar kaynasın - bu arada ara sıra kontrol edelim, suyu az gelebilir. Ben ölçmüyorum, suyun yetmediği noktada azar azar su ekliyorum. Tabii kaynar su olacak.
Mercimekler artık eriyip macun gibi olunca, altını kapatıp, sıcakken içine mercimekten biraz daha az miktarda ince (köftelik) bulgur koyuyoruz. Eğer daha önce mercimekli köfte yapmamış ya da yapımında bulunmamışsanız, bu size garip gelebilir ama gerçek. Ben uydurmadım, yerel bir unsur da değil, evet mercimekli köftede yoğun miktarda bulgur bulunur.
Bu karışım (gerçi henüz karıştıramadık çünkü aşırı sıcak) ılıyınca sertleşiyor, biz de kendisini bir tepsiye alıp karıştırıyoruz iyice. Tabii o arada soğanı kavurmuş olmamız lazım, bol biber salçasıyla. Kimyon ve tuzunu ekleyip iyice karıştırdık mıydı, mis gibi mercimekli köfte. (Detaylı ve miktarlı tarifi, yaptığım zaman vericiim.)
- Makarnaları çeşitlendirmek mümkün. Mesela ben tavuklusunu, patlıcanlısını, ton balıklı-mısırlısını, domates-biberlisini, mantar-fesleğenlisini... her türlüsünü çok seviyorum. Makarna deyip geçmeyin, iyi bir sosla gayet başarılı bir ana yemek elde edebilirsiniz.
- Üstelik eğer fırında yaparsanız, bayağı da afili bir yemek olur. Ama onun tarifi aklımda değil, bir ara yapar anlatırım. Yanında da mesela dana biftek iyi gider.
Biftekleri sakın ha sakın dövdürmeyin. Katiyen. Dökme demir tavalarda güzel oluyor ama yoksa şart değil, yağsız teflon tavada ve üzerine tuz serperek pişirmek yeterli. Ben tercihe göre başka baharatların da eklenmesinden yanayım, mesela kekik ne kadar yakışır.
- Patates püresi ve yanına mantarlı et de pişirilebilir. Ama mantarı bir sos haline getirmekten bahsetmiyorum, o zaman işin içine krema giriyor, kremadan hoşlanmıyorum. Eti (yine dana olabilir) iri kuşbaşılar halinde, mantarla birlikte pişirelim. Mantar suyunu bırakacağından su eklemeye gerek yok, biraz yağ ekleyebiliriz. Salça ve domates eklemedim şimdi düşünürken. Ama halka biber güzel olacaktır, ah soğan işini de birkaç arpacık soğanı tüm tüm atarak halledersek... Kekik ve belki azcık fesleğen, bir de pul biber. Beybi.
- Bunun çok benzerini tavukla çok sık yapıyorum. Ama soğan hiç olmuyor, bir de mutlaka salça da ekliyorum. Bugünlerde nasıl olsa yaparım bir ara, o zaman tekrar anlatırım.
Şimdi ise, bu bahsi kapatıp, bizim öğlen karavanasında ne varsa onu yemek üzere mutfağa yollanıyorum. Allahtan yemek seçen biri değilim, yoksa hayatım iyice zorlaşacaktı.
Ama şu fırın makarna yanına biftek olayını tuttum. İyi bir kırmızı şarapla deneyeyim bunu ben, sonuçtan haberdar ederim.
Öptüm,
Göksun.
Bir evim olmasını zaten her zaman çok istemişimdir, ama o evin mutfağı çok önemli. Mutfağında yemek yenebilen - ve tabii ki yapılabilen- dolapları yeterli, tezgahı geniş, dışarıyı gören bir penceresi olan, çalışırken daralmayacağım bir mutfak istiyorum. Bir de, mutlaka ama mutlaka, bir bulaşık makinesi. Of şimdi kendi mutfağımı düşününce bile içim sıkıldı. Şöyle izah edeyim, beş kilo alsam ben o mutfağa giremem. Siz daha benden yemek bekleyin.
Yine isyan noktasındayım. Canım günlerdir yemek yapmak istiyor, ama bütün gününü motivasyonsuzluk içinde geçirip akşam 7'de evde oluyorsan yemek filan yapasın da kalmıyor. Onun yerine, "bi halt olamadım lan ben, 'işte budur' diyebileceğim bir tencere dolma bile yapabilmiş değilim" diye bunalıma girip domatesli makarna yiyorsun. E gerizekalı, madem bişey yapamamaktan şikayetçisin, bunun çözümü yapmamaya devam edip koltukta pineklemek midir? Eh, saçma ama durum böyle.
"Hm peki acaba yapabilecek olsaydım, akşam da 7'de değil misal 6.30'da evde olabilseydim, hem kolay hem güzel ne yapardım?" diye düşünüyorum. Yapamıyorsam da düşünmek hoşuma gidiyor. Şöyle şeyler buldum:
- Bin yıldır filan güveç alasım var. Hem normal tencere gibi olanlardan, hem de "fırın sütlaç" boyu olanlardan. Zaten bir güveç aldın mıydı gerisi geliyor. Mesela, tek ya da iki kişi yaşıyorsanız, porsiyonluk patlıcan güveçler yapılabilir.
El alta mısırözü yağımızı döküverelim, tahminen bir çorba kaşığı yetecektir. Biber salçasını ekleyip karıştıralım, üzerine kuzu kuşbaşımızı ekleyelim. Üzerine domates biber patlıcan, 1-2 diş sarımsak, tuz karabiber, hoop fırına. Dünyanın en leziz kolay yemeği budur.
* Bunu isterseniz, kuşbaşı yerine kıyma ve küp yerine yuvarlak patlıcan dilimleri kullanarak hafif bir patlıcan oturtma yapabilirsiniz. Kıymayla patlıcan arasına soğan da eklemek lazım.
* Üşenmezseniz ve hafif olmasını da istemezseniz, kıymayı önceden soğanla kavurup, yuvarlak patlıcan dilimlerini de azcık kızartır gibi yapıp öyle pişirin.
- Güveç olsun olmasın, patlıcan konusunda şöyle şeyler de mümkün,
* Patlıcanı bir bütün halinde, olduğu gibi fırına atın. O şekilde közlensin. (Bunun teorik olarak mümkün ve uygulanmakta olduğunu biliyorum ama pratik yapmadım, çünkü şu yaşa geldim ama hala fırınım yok!)
Onlar közlenedururken, siz isterseniz kuşbaşı, isterseniz kıyma, isterseniz de tavuk kavurun. Her defasında tekrar etmek ne kadar gerekli bilmiyorum ama, kırmızı etler (aksi belirtilmedikçe) hep kuzu, tavuklar da (yine aksi belirtilmedikçe) hep ızgara tava.
Eti kavururken, içine yeşil ya da kapya biber koyabilirsiniz. Etiniz eğer kırmızıysa soğan ve domates güzel olacaktır, tabii beyazla da olabilir ama bence kırmızıya daha çok yakışıyor. Kekik ve karabiber tüm etlerde banko, fakat tavuk pişiriyorsanız kimyon da güzel olacaktır. (Kimyon ve patlıcan ne alaka gibi durabilir ama bence kimyonun her durumda gideri var.)
Patlıcanları fırından aldıktan sonra, isterseniz, biliyorsanız ve becerikliyseniz onu adeta bir "hünkar beğendi patlıcanı" gibi yapmak sizin elinizde. Ben yapmazdım. Olduğu gibi, soyup tuzlayıp, etini üzerine koyup öyle yemeyi hayal ediyorum.
* Eğer işin içine yine bir güveç katmak isterseniz, yine bunu küçük porsiyonlar halinde güveçlere paylaştırıp birazcık da fırında tutabilirsiniz. Yazın fırında güveç işi yaş da (çünkü soğumuyor) kışın iyi fikir.
* Bir de, kendimizi patlıcan kebap yapar gibi düşünelim. Köfte-patlıcan sırasını borcama ya da yüksek kenarı ve dar bir fırın tepsisine dizelim. Üzeri için, yemeğin miktarına uygun olacak kadar suyu bardağa alıp, o suya salça ve yağ karıştırıp, üzerinde gezdirelim. Yine tuz sarımsak karabiber, olaylar gelişsin.
- Güveç konusunda son olarak, karides güveç var. Çok deli sevdiğim bir şey ama yapılışını görmedim. İçimden bir ses, karides, salça, yağ, domates, baharat, biber ve sarımsağın hepsini güvece koy, ver coşkuyu diyor. Denersem anlatırım.
- Annem bir kere borcama ince halkalar halinde patlıcan, kabak ve patates dizdi, üstüne azıcık yağ gezdirip öylece fırına sürdü. Muhteşem bir şey oldu, üzerine sarımsaklı yoğurt ya da şakşuka sosuyla.
- Bir arkadaşım da, yine borcama karnıbahar ve brokoli koyup, üzerine beşamel sos dökerek fırında pişirmişti. Karnıbahardan öyle bir lezzet beklemezdim.
- Börek yapabiliriz, ister tavada ister fırında. Sistem aynı, yani ben tavada yaparken de aynı sistemi uyguluyorum. Bir kat yufka, araya yağlı sütlü karışım, tekrar yufka vs. Asıl fark, ancak içinde mümkün.
Mesela patlıcanlı börek muhteşem bir şey, yemediyseniz kayıptasınız. Sosisli-mantarlı olabilir. Hatta, mantarı küçük küçük doğrayıp kapya biberle karıştırarak pişirince çok güzel bir harç oluyor. Bunu Anda'yla yapmıştık ama içine soğan koyup koymadığımızı hatırlamıyorum. Sonracığıma, patatesli-kıymalı börek de iyidir, üstelik içini çiğden koyabiliyoruz. Patatesleri tavla zarı boyutunda doğrayalım, soğanlar da iyice küçük olsun, karabiberli kıymayla karıştırıp yufkanın içine.
Bir de, lor peynir-taze soğan bir börek içi için muhteşem bir fikir. Yaptım, biliyorum, inanılmaz oluyor. Hatta birinde abartıp yeşil zeytin de doğramıştım ve onu da çok sevmiştim ama siz bana bakmayın, yeşil zeytine gereksiz bir tutkuyla bağlı biriyim ben.
- Eğer dolmayı annenizin tarifine birebir uyarak yaptığınız halde yine de o kadar güzel olmuyorsa, sebzelerin içini tam dolduramıyor olabilirsiniz. Aman pirinç şişip de taşmasın diyerek sebzelerin içini gevşek tutmayı abartırsanız, o dolma güzel olmuyor. Benim hatam bu evet, ama bu hatayı yapmamayı denemek için vaktim ya da enerjim olmadı şimdiye kadar. (Tarifi buralarda bir yerlerde var.)
- Tek ya da iki kişiyseniz çok anlamı yok da, kalabalıksanız mutlaka kısır yapın. Hem acayip puan kazanırsınız, hem de kısır çok doyurucudur, çok çeşit yapmanıza gerek kalmaz.
Bir-iki kişi için anlamı yok evet, yeşillik denen şeyi taneyle satmıyorlar çünkü.
- Ama mercimekli köfte başka. Onun miktarı ayarlanabilir, içine maydonoz koymazsın olur biter.
Mercimekli köfte için, az yapacaksak misal bir küçük bardak mercimeği alıp iki bardak suyla ocağa koyduk mu. Kaynadıktan sonra altını kısalım, her şeyde olduğu gibi. O öyle kendi kendine, adeta bir macun haline gelene kadar kaynasın - bu arada ara sıra kontrol edelim, suyu az gelebilir. Ben ölçmüyorum, suyun yetmediği noktada azar azar su ekliyorum. Tabii kaynar su olacak.
Mercimekler artık eriyip macun gibi olunca, altını kapatıp, sıcakken içine mercimekten biraz daha az miktarda ince (köftelik) bulgur koyuyoruz. Eğer daha önce mercimekli köfte yapmamış ya da yapımında bulunmamışsanız, bu size garip gelebilir ama gerçek. Ben uydurmadım, yerel bir unsur da değil, evet mercimekli köftede yoğun miktarda bulgur bulunur.
Bu karışım (gerçi henüz karıştıramadık çünkü aşırı sıcak) ılıyınca sertleşiyor, biz de kendisini bir tepsiye alıp karıştırıyoruz iyice. Tabii o arada soğanı kavurmuş olmamız lazım, bol biber salçasıyla. Kimyon ve tuzunu ekleyip iyice karıştırdık mıydı, mis gibi mercimekli köfte. (Detaylı ve miktarlı tarifi, yaptığım zaman vericiim.)
- Makarnaları çeşitlendirmek mümkün. Mesela ben tavuklusunu, patlıcanlısını, ton balıklı-mısırlısını, domates-biberlisini, mantar-fesleğenlisini... her türlüsünü çok seviyorum. Makarna deyip geçmeyin, iyi bir sosla gayet başarılı bir ana yemek elde edebilirsiniz.
- Üstelik eğer fırında yaparsanız, bayağı da afili bir yemek olur. Ama onun tarifi aklımda değil, bir ara yapar anlatırım. Yanında da mesela dana biftek iyi gider.
Biftekleri sakın ha sakın dövdürmeyin. Katiyen. Dökme demir tavalarda güzel oluyor ama yoksa şart değil, yağsız teflon tavada ve üzerine tuz serperek pişirmek yeterli. Ben tercihe göre başka baharatların da eklenmesinden yanayım, mesela kekik ne kadar yakışır.
- Patates püresi ve yanına mantarlı et de pişirilebilir. Ama mantarı bir sos haline getirmekten bahsetmiyorum, o zaman işin içine krema giriyor, kremadan hoşlanmıyorum. Eti (yine dana olabilir) iri kuşbaşılar halinde, mantarla birlikte pişirelim. Mantar suyunu bırakacağından su eklemeye gerek yok, biraz yağ ekleyebiliriz. Salça ve domates eklemedim şimdi düşünürken. Ama halka biber güzel olacaktır, ah soğan işini de birkaç arpacık soğanı tüm tüm atarak halledersek... Kekik ve belki azcık fesleğen, bir de pul biber. Beybi.
- Bunun çok benzerini tavukla çok sık yapıyorum. Ama soğan hiç olmuyor, bir de mutlaka salça da ekliyorum. Bugünlerde nasıl olsa yaparım bir ara, o zaman tekrar anlatırım.
Şimdi ise, bu bahsi kapatıp, bizim öğlen karavanasında ne varsa onu yemek üzere mutfağa yollanıyorum. Allahtan yemek seçen biri değilim, yoksa hayatım iyice zorlaşacaktı.
Ama şu fırın makarna yanına biftek olayını tuttum. İyi bir kırmızı şarapla deneyeyim bunu ben, sonuçtan haberdar ederim.
Öptüm,
Göksun.
Etiketler:
bekar ve tembel,
fırın yemekleri,
güveç,
karides,
kırmızı et,
kız tavlama yemekleri,
kolay yemekler,
köfte,
makarna,
mantar,
mercimekli köfte,
patlıcan,
tavuk,
yufka
8 Ağustos 2012 Çarşamba
Aldım verdim ben seni yendim.
Buraya çok uzun zamandır uğramıyorum, çünkü mutfakla pek ilgilendiğim söylenemez. Geçtiğimiz aylarda kafayı zayıflamaya taktığım için, yiyip içtiğime çok dikkat eder olmuştum ve bu süreci yazasım gelmişti, ama yine tembellik ettim.
Mutfak "zor" bir iş, yani zor derken, emek ve vakit istiyor. Gündelik yiyeceklerde bir şey yok, sebze dediğin tencereye atınca kendiliğinden pişen bir şey zaten. Ama nitelikli bir şeyler becermek istiyorsak idman yapmamız lazım, ki o da biz çalışanlar için her zaman mümkün olmuyor.
Bir de sıcak... Yanan ocağın başında pilav kavurmak kadar sinir bozucu ne olabilir?
Fakat yine de, şu "rejim" meselesine bir değineyim. Benim kilo almamın (bence) iki asıl sebebi vardı. Birincisi masa başında çalışıyor olmak, ikinci ise geç saatte yemek yemek. Bu arada aklınıza soru gelmesin, ben ilk defa masa başında çalışıyorum - ve bundan hiç mutlu değilim.
Bunun dışında, zaten çok ağır yeme alışkanlıkları olmayan biri olarak, mevcut diyetlerin hiçbirinin bana cazip gelmemesi normal. Çünkü bunların çoğu, gerçekten kilolu ve disipline ihtiyacı olan insanlara yönelik. Fakat ben kahvedeki kremayı bile ağır bulur ve istemem, pms iken bile bir paket çikolatayı açıp bitirmiş biri değilimdir. Krem şantiyi kaşıklayan insanların rejim günlüğünü okuyup nasıl motive olayım?
Yani o kibrit kutusu kadar peynirler, saman gibi yoğurtlar, adeta elimizde yediğimizin gramını ölçen aletlerle gezmemizi gerektiren birtakım listeler bana uymaz. Uymadı da. Zaten sorun ettiğim şey 38 bedene çıkmış olmaktı; hani "bi 3 kilo fazlası olan kız" var ya o bendim işte. Üç bilemedin dört kilo için, üzgünüm, haftasonu kahvaltımdan olamayacaktım. Olmadım da.
Şimdi, eğer siz de "kilo alınca bir şeye benzedin" denen insanlardansanız ama o benzediğiniz şey hoşunuza gitmiyorsa, her şeyden önce kıyafetlerinize sığmıyorsanız, şöyle yapıyoruz...
- Öncelikle bir hareket alışkanlığı edinmemiz lazım.
Ben dışarıda olmayı seven biriyimdir ve bunun çok faydasını gördüm. Kilo vermeye çalıştığım dönemde de havalar henüz bu kadar sıcak değildi, neredeyse her iş çıkışında Mecidiyeköy - Beşiktaş ya da Kabataş yolunu yürüdüm. En kısası Fulya üzerinden, 4 km.'yi bulmuyor. Ama o yol hiç eğlenceli değil ve zaten amacımız da yolun kısa olması değil. En neşeli yol, Osmanbey-Nişantaşı-Teşvikiye hattı. Ana yol üzerinden gider ve sokaklara girip çıkmazsanız, 5 km.'yi bulmuyor olması lazım - aklımda öyle kalmış. Şimdi tekrar bi Google Maps araştırmasına üşendim valla kusura bakmayın olur mu.
Bir de, Taksim-Cihangir-Kabataş hattımız var. En uzunu ama benim en çok sevdiğim. Bu güzergahı tam olarak belirleyemiyorum çünkü her defasında farklı sokaklara girip çıkıyordum. O da herhalde 5-6 km. filandır.
Benim Moda'da oturmak gibi bir şansım var, o yüzden haftasonları da rahatlıkla yürüyebildim. Moda Migros'un oradan Caddebostan'daki paten alanı, tam bir saat sürüyor. Mesafenin 6.5 km. gibi bir şeyler olması lazım. Geri dönmek için Cadde'ye doğru giderken, Suadiye ışıklardan yukarı çıkarsanız, toplamda 8 küsür km. yürümüş oluyorsunuz.
Bu "dışarılar" dışında, tabii ki daha disiplinli ortamlar da gerekiyor. Bunun için bir spor salonu üyeliği edindim ama benimki öyle başınızda hocaların olduğu, bilgilerinizin düzenli olarak alındığı, kendinizdeki değişimi bir rapor halinde alabileceğiniz bir yer değildi. Gidiyorsun, hangi alet boşsa takılıyorsun, havuz da var. Öyle yani, anca Mevla'm kayırıyor. Ben açıkçası elalemin terinin yapıştığı yerlere temas etmekten pek hoşlanmadığım için sadece koşu bandını kullandım. (Böyle "temizlik kaygılı" olduğuma bakmayın, bunun daha az önemli olmayan diğer sebebi en çok kalçama sinir oluşumdur.) Koşmaya fazla dayanabilen biri değilim, nefes alış verişim çocukluğumdan beri düzgün değildir çünkü. Hızlı yürümeli, yokuş çıkmalı, yer yer koşmalı derken bir saati tamamlayıp iniyordum banttan. Sonra, üşenmezsem havuz, üşenirsem ev. Ki eve gidiş zaten tek başına bir spor, mesafe dikkate alındığında.
İşyerinde bütün gün oturduğum için, bu spor bana ilaç gibi geliyordu. Hareket berekettir.
- Tüm bu hareketleri kaydediyor olmak, iyi bir motivasyon sağlıyor.
Eğer bir akıllı telefonunuz varsa, mutlaka Noom Cardio Trainer indirin. Adımlarınızı sayar, mesafeyi ölçer, nereden nereye gittiğinizi haritada gösterir, yaktığınız kaloriyi hesaplar ve bu arada, telefonunuzdaki şarkıları size dinletir. Ben "uygulama kültürü gelişmiş" biri değili fakat Noom gerçekten çok iyi.
- Açlıktan ölürsek, ne mutlu ne de motive oluruz. "Lanet olsun böyle işe!" diyerek yapılan hiçbir işin sonu iyi olmaz.
Öncelikle fast food'u bırakalım. Çalışan biri olarak eve giderken yol üstündeki bir yerlere uğrayıp yemek benim için büyük bir kolaylık, fakat sonu iyi olmuyor. Öncelikle bu huyumdan vazgeçtim. Akşam dışarı çıkıyorsak bira filan da içmedim. Ne gerek var.
Şöyle de bir şansım sözkonusu, haşlanmış sebze, yağsız yemek gibi şeylerle aram zaten iyidir. O yüzden, evde kendime yapıp yediğim şeyler benim için hiç sorun olmadı.
Mesela nasıl beslendim,
* Sabahları zaten sadece simit yiyordum, ona devam ettim. Haftasonu kahvaltılarımda da yine özel bir diyet uygulamadım, kahvaltım aynen devam etti.
* Öğlen yemeklerimizi işyerinde yiyoruz, normal sulu yemek çıkıyor. Yanında makarnası ya da pilavıyla filan, bildiğimiz tabldot gibi. Ne varsa yedim ama porsiyon küçülttüm. Makarna ve pilavı çok severim, onları kesemezdim. Ama daha az yedim. Salatadan feragat ettiğim olurdu, etmez oldum. Zaten ekşili - tuzlu şeyleri çok severim, salataya bol ekşiyi basıp tuzu da gömünce, dünyanın en güzel yiyeceklerinden biri oluyor benim için.
* Akşam meselesi önemli.
Şimdi şöyle, bu herkeste böyle olur mu bilmiyorum, ama spordan sonra bende zaten fazla iştah kalmıyor. Mesela salondan çıkıp eve giderken, yolda 5-6 tane midye dolma yiyip "tamam" diyordum. Ya da Beşiktaş'tan bindiğim vapurda yediğim tost işimi bitiriyordu. Spordan önce alıp çantama attığım ve içinde ızgara sebzeler olan yarım sandviçin yettiği de oldu. Gibi.
Bunun dışında, eğer evde yiyeceksem de yağsız şeyler yapmaya çalıştım. Ama tuzsuz yiyemem, o yüzden tuzdan kısmadım. Mantık şu, yemekleri her zamanki gibi yapıyoruz ama sadece yağı olmuyor.
> Bu dediğimiz patlıcanda çok güzel oluyor. Patlıcanları güveç yapacak gibi hazırlayıp, tencereye atıp, üzerine bol domates ve yeşil biber koyup pişirdiğiniz zaman bence bu gayet güzel bir yiyecek. Su ve yağ eklemiyoruz.
> Yeşil fasulyede ise, tencerenin dibine azcık zeytinyağı dökebiliriz. Ama gerçekten az, zeytinyağının adı olsun yeter. Üzerine soğanımızı doğrayıp koyalım ama kavurmayalım. Kavuracak olursak daha fazla yağa ihtiyacımız var. Çiğden koyduğumuz soğanın üzerine fasulye, üzerine domates, aldığınız fasulye gerektiriyorsa azıcık su, hadi bakalım pişmeye. Şeker atmayı unuttuğum için atmamıştım ben, ama hatırlasam atardım.
> Ah, tavuk o kadar güzel bir şey oldu ki, rejim yapmadığım zamanlarda bile tavuğu o şekilde yemek isteyebilirim...
Öncelikle, tavuğun göğsü insanı beyaz etten soğutur. Ben herhalde bin yıldır filan eve göğüs eti sokmuyorum. Çünkü kuru ve tatsız. Ben ise, o kuruluğa ihtiyaç duyacak kadar kilolu değilim şükür. O yüzden "ızgara tava" olarak satılan kısmı alalım, çok çok daha leziz. Zaten yağsız yapacağız, tavuğun kendi yağından bir şey olmaz.
Izgara tava zaten parça et, istenirse daha küçük doğranabilir. Ben doğramadım. Bir yemek tabağına 2 yemek kaşığı su koydum, bu suya bir yemek kaşığı kadar biber salçası karıştırdım. Bu karışıma bir yemek kaşığı sarımsak sosu, biraz tuz, kimyon, fesleğen ve kekik ekleyerek tekrar karıştırdım. Sonra, tavuk parçalarını yıkayıp bu karışımın içine koydum ve iyice buladım. (Bu arada, tavuk miktarı 200 gr. kadar. Yani üç aşağı beş yukarı 400 gr.'lık bir paket almış ve yarısını yapmıştım.)
Tavukları olduğu gibi tencereye alıp, daha fazla su ve hiç yağ eklemeden, olduğu gibi pişmeye bıraktım. Gerçekten çok leziz oldu.
> İşin beni en çok düşündüren kısmı, makarna ve pilava olan bağımlılığımdı. Ekmek aramam, kahvaltı dışında hiç aramamışımdır. Fakat yemeğin yanında makarna ya da pilav olmayınca benim bir yanım hep eksik kalıyor. Ben de gidip "kepekli makarna" aldım ve yine yağsız, sadece haşlanmış bir şekilde yedim.
> Haşlanmış sebzeyi zaten severim, o yüzden kabak rendeleyip, o kabağı kendi suyunda şöyle bir çevirip makarnaya karıştırdığım oldu. Güzel de oldu.
> Patates salatası yaptım birkaç kere. Haşlıyoruz, içine domates, soğan, sumak ve kimyon karıştırıyoruz. Hatta bir de yoğurt olursa tadından yenmiyor. Yoğurt koymadığımız zaman beyaz peynir ekleyebiliriz.
> Patlıcan salatasını da listeme aldım. Aslında patlıcanı evde közleyip salatalaştırmak tabii ki en doğrusu, ama ben tembel olduğum için hazırını alıyordum. Domates, soğan, sarımsak, limon, yeşillik, hatta yeşil zeytin derken on numara salata oluyor.
> Öğlen yemeklerinde çıktığı kadar, akşam yemeklerinde ise her defasında yoğurt yedim. Yoğurt konusunda fazla taviz verecek değilim, zaten ara öğünlerimi filan da kesmişim, yoğurdum da mı tatsız olsun? Tikveşli - Altın Kaymak candır. Onun 100 gr.'lık ambalajları çıktı bu sene, akşamları evde yiyeceksem (yani vapur tostu ya da yarım sandviç değil "yemek" günüyse) onlardan bir tane alıp bitiriyordum.
> Bunlar dışında, ben öğün aralarında her zaman acıkmışımdır. Ya da, akşam normal bir saatte yemek yiyip gecenin bir vaktine kadar uyanık kalınca illa ki bir noktada acıkılıyor. Öyle zamanlar için, işyerinde birtakım Form'lar, evde ise Special K bulundurdum. Ama tabii abartmamak lazım, aç kalmayalım dediysek tokluktan ölmenin alemi de yok. Maksat nefsimiz körelsin.
Netice olarak, mayıs ayının ortalarına doğru dar gelmesine rağmen yine de aldığım 36 beden şort, temmuz başında gaaayet rahat oluyordu. Evde tartı olmadığı için kaç kilo verdiğimi net olarak bilmiyorum, ama artık kıyafetlerim dar gelmiyor.
Ben o kadar uğraştım, kendimi durdurdum, 3-5 gün yaptıktan sonra eski hayatıma aynen geri döneceğim zorlama bir diyet uygulamak yerine yeni bir beslenme alışkanlığı edindim... Bombayı annem patlattı.
"Kilo vermişsin tamam ama sakın daha fazla verme. Yüzün küçülüyor, sincapla fare arası bir şeye benziyorsun."
Bari ne olduğumu tam belirleyeymiş iyiymiş...
Çok sevgiler,
Göksun.
Mutfak "zor" bir iş, yani zor derken, emek ve vakit istiyor. Gündelik yiyeceklerde bir şey yok, sebze dediğin tencereye atınca kendiliğinden pişen bir şey zaten. Ama nitelikli bir şeyler becermek istiyorsak idman yapmamız lazım, ki o da biz çalışanlar için her zaman mümkün olmuyor.
Bir de sıcak... Yanan ocağın başında pilav kavurmak kadar sinir bozucu ne olabilir?
Fakat yine de, şu "rejim" meselesine bir değineyim. Benim kilo almamın (bence) iki asıl sebebi vardı. Birincisi masa başında çalışıyor olmak, ikinci ise geç saatte yemek yemek. Bu arada aklınıza soru gelmesin, ben ilk defa masa başında çalışıyorum - ve bundan hiç mutlu değilim.
![]() |
| "Tatsız diyetin" sonu. Halbuki abla en fazla 40 beden. |
Yani o kibrit kutusu kadar peynirler, saman gibi yoğurtlar, adeta elimizde yediğimizin gramını ölçen aletlerle gezmemizi gerektiren birtakım listeler bana uymaz. Uymadı da. Zaten sorun ettiğim şey 38 bedene çıkmış olmaktı; hani "bi 3 kilo fazlası olan kız" var ya o bendim işte. Üç bilemedin dört kilo için, üzgünüm, haftasonu kahvaltımdan olamayacaktım. Olmadım da.
Şimdi, eğer siz de "kilo alınca bir şeye benzedin" denen insanlardansanız ama o benzediğiniz şey hoşunuza gitmiyorsa, her şeyden önce kıyafetlerinize sığmıyorsanız, şöyle yapıyoruz...
- Öncelikle bir hareket alışkanlığı edinmemiz lazım.
![]() |
| Kaytarmak yok. E5 yoğunsa sahilden git. |
Bir de, Taksim-Cihangir-Kabataş hattımız var. En uzunu ama benim en çok sevdiğim. Bu güzergahı tam olarak belirleyemiyorum çünkü her defasında farklı sokaklara girip çıkıyordum. O da herhalde 5-6 km. filandır.
Benim Moda'da oturmak gibi bir şansım var, o yüzden haftasonları da rahatlıkla yürüyebildim. Moda Migros'un oradan Caddebostan'daki paten alanı, tam bir saat sürüyor. Mesafenin 6.5 km. gibi bir şeyler olması lazım. Geri dönmek için Cadde'ye doğru giderken, Suadiye ışıklardan yukarı çıkarsanız, toplamda 8 küsür km. yürümüş oluyorsunuz.
Bu "dışarılar" dışında, tabii ki daha disiplinli ortamlar da gerekiyor. Bunun için bir spor salonu üyeliği edindim ama benimki öyle başınızda hocaların olduğu, bilgilerinizin düzenli olarak alındığı, kendinizdeki değişimi bir rapor halinde alabileceğiniz bir yer değildi. Gidiyorsun, hangi alet boşsa takılıyorsun, havuz da var. Öyle yani, anca Mevla'm kayırıyor. Ben açıkçası elalemin terinin yapıştığı yerlere temas etmekten pek hoşlanmadığım için sadece koşu bandını kullandım. (Böyle "temizlik kaygılı" olduğuma bakmayın, bunun daha az önemli olmayan diğer sebebi en çok kalçama sinir oluşumdur.) Koşmaya fazla dayanabilen biri değilim, nefes alış verişim çocukluğumdan beri düzgün değildir çünkü. Hızlı yürümeli, yokuş çıkmalı, yer yer koşmalı derken bir saati tamamlayıp iniyordum banttan. Sonra, üşenmezsem havuz, üşenirsem ev. Ki eve gidiş zaten tek başına bir spor, mesafe dikkate alındığında.
İşyerinde bütün gün oturduğum için, bu spor bana ilaç gibi geliyordu. Hareket berekettir.
- Tüm bu hareketleri kaydediyor olmak, iyi bir motivasyon sağlıyor.
Eğer bir akıllı telefonunuz varsa, mutlaka Noom Cardio Trainer indirin. Adımlarınızı sayar, mesafeyi ölçer, nereden nereye gittiğinizi haritada gösterir, yaktığınız kaloriyi hesaplar ve bu arada, telefonunuzdaki şarkıları size dinletir. Ben "uygulama kültürü gelişmiş" biri değili fakat Noom gerçekten çok iyi.
- Açlıktan ölürsek, ne mutlu ne de motive oluruz. "Lanet olsun böyle işe!" diyerek yapılan hiçbir işin sonu iyi olmaz.
![]() |
| Minimum fast food pls ltf tşk. |
Şöyle de bir şansım sözkonusu, haşlanmış sebze, yağsız yemek gibi şeylerle aram zaten iyidir. O yüzden, evde kendime yapıp yediğim şeyler benim için hiç sorun olmadı.
Mesela nasıl beslendim,
* Sabahları zaten sadece simit yiyordum, ona devam ettim. Haftasonu kahvaltılarımda da yine özel bir diyet uygulamadım, kahvaltım aynen devam etti.
* Öğlen yemeklerimizi işyerinde yiyoruz, normal sulu yemek çıkıyor. Yanında makarnası ya da pilavıyla filan, bildiğimiz tabldot gibi. Ne varsa yedim ama porsiyon küçülttüm. Makarna ve pilavı çok severim, onları kesemezdim. Ama daha az yedim. Salatadan feragat ettiğim olurdu, etmez oldum. Zaten ekşili - tuzlu şeyleri çok severim, salataya bol ekşiyi basıp tuzu da gömünce, dünyanın en güzel yiyeceklerinden biri oluyor benim için.
![]() |
| "Noooooooo!" (Adeta bir Anakin Skywalker.) |
Şimdi şöyle, bu herkeste böyle olur mu bilmiyorum, ama spordan sonra bende zaten fazla iştah kalmıyor. Mesela salondan çıkıp eve giderken, yolda 5-6 tane midye dolma yiyip "tamam" diyordum. Ya da Beşiktaş'tan bindiğim vapurda yediğim tost işimi bitiriyordu. Spordan önce alıp çantama attığım ve içinde ızgara sebzeler olan yarım sandviçin yettiği de oldu. Gibi.
Bunun dışında, eğer evde yiyeceksem de yağsız şeyler yapmaya çalıştım. Ama tuzsuz yiyemem, o yüzden tuzdan kısmadım. Mantık şu, yemekleri her zamanki gibi yapıyoruz ama sadece yağı olmuyor.
> Bu dediğimiz patlıcanda çok güzel oluyor. Patlıcanları güveç yapacak gibi hazırlayıp, tencereye atıp, üzerine bol domates ve yeşil biber koyup pişirdiğiniz zaman bence bu gayet güzel bir yiyecek. Su ve yağ eklemiyoruz.
> Yeşil fasulyede ise, tencerenin dibine azcık zeytinyağı dökebiliriz. Ama gerçekten az, zeytinyağının adı olsun yeter. Üzerine soğanımızı doğrayıp koyalım ama kavurmayalım. Kavuracak olursak daha fazla yağa ihtiyacımız var. Çiğden koyduğumuz soğanın üzerine fasulye, üzerine domates, aldığınız fasulye gerektiriyorsa azıcık su, hadi bakalım pişmeye. Şeker atmayı unuttuğum için atmamıştım ben, ama hatırlasam atardım.
> Ah, tavuk o kadar güzel bir şey oldu ki, rejim yapmadığım zamanlarda bile tavuğu o şekilde yemek isteyebilirim...
Öncelikle, tavuğun göğsü insanı beyaz etten soğutur. Ben herhalde bin yıldır filan eve göğüs eti sokmuyorum. Çünkü kuru ve tatsız. Ben ise, o kuruluğa ihtiyaç duyacak kadar kilolu değilim şükür. O yüzden "ızgara tava" olarak satılan kısmı alalım, çok çok daha leziz. Zaten yağsız yapacağız, tavuğun kendi yağından bir şey olmaz.
Izgara tava zaten parça et, istenirse daha küçük doğranabilir. Ben doğramadım. Bir yemek tabağına 2 yemek kaşığı su koydum, bu suya bir yemek kaşığı kadar biber salçası karıştırdım. Bu karışıma bir yemek kaşığı sarımsak sosu, biraz tuz, kimyon, fesleğen ve kekik ekleyerek tekrar karıştırdım. Sonra, tavuk parçalarını yıkayıp bu karışımın içine koydum ve iyice buladım. (Bu arada, tavuk miktarı 200 gr. kadar. Yani üç aşağı beş yukarı 400 gr.'lık bir paket almış ve yarısını yapmıştım.)
Tavukları olduğu gibi tencereye alıp, daha fazla su ve hiç yağ eklemeden, olduğu gibi pişmeye bıraktım. Gerçekten çok leziz oldu.
> İşin beni en çok düşündüren kısmı, makarna ve pilava olan bağımlılığımdı. Ekmek aramam, kahvaltı dışında hiç aramamışımdır. Fakat yemeğin yanında makarna ya da pilav olmayınca benim bir yanım hep eksik kalıyor. Ben de gidip "kepekli makarna" aldım ve yine yağsız, sadece haşlanmış bir şekilde yedim.
> Haşlanmış sebzeyi zaten severim, o yüzden kabak rendeleyip, o kabağı kendi suyunda şöyle bir çevirip makarnaya karıştırdığım oldu. Güzel de oldu.
> Patates salatası yaptım birkaç kere. Haşlıyoruz, içine domates, soğan, sumak ve kimyon karıştırıyoruz. Hatta bir de yoğurt olursa tadından yenmiyor. Yoğurt koymadığımız zaman beyaz peynir ekleyebiliriz.
> Patlıcan salatasını da listeme aldım. Aslında patlıcanı evde közleyip salatalaştırmak tabii ki en doğrusu, ama ben tembel olduğum için hazırını alıyordum. Domates, soğan, sarımsak, limon, yeşillik, hatta yeşil zeytin derken on numara salata oluyor.
> Öğlen yemeklerinde çıktığı kadar, akşam yemeklerinde ise her defasında yoğurt yedim. Yoğurt konusunda fazla taviz verecek değilim, zaten ara öğünlerimi filan da kesmişim, yoğurdum da mı tatsız olsun? Tikveşli - Altın Kaymak candır. Onun 100 gr.'lık ambalajları çıktı bu sene, akşamları evde yiyeceksem (yani vapur tostu ya da yarım sandviç değil "yemek" günüyse) onlardan bir tane alıp bitiriyordum.
> Bunlar dışında, ben öğün aralarında her zaman acıkmışımdır. Ya da, akşam normal bir saatte yemek yiyip gecenin bir vaktine kadar uyanık kalınca illa ki bir noktada acıkılıyor. Öyle zamanlar için, işyerinde birtakım Form'lar, evde ise Special K bulundurdum. Ama tabii abartmamak lazım, aç kalmayalım dediysek tokluktan ölmenin alemi de yok. Maksat nefsimiz körelsin.
![]() |
| Annem 9GAG kullanıyor olabilir mi? |
Ben o kadar uğraştım, kendimi durdurdum, 3-5 gün yaptıktan sonra eski hayatıma aynen geri döneceğim zorlama bir diyet uygulamak yerine yeni bir beslenme alışkanlığı edindim... Bombayı annem patlattı.
"Kilo vermişsin tamam ama sakın daha fazla verme. Yüzün küçülüyor, sincapla fare arası bir şeye benziyorsun."
Bari ne olduğumu tam belirleyeymiş iyiymiş...
Çok sevgiler,
Göksun.
Etiketler:
kalori hesabı,
kilo vermek,
rejim yemekleri
22 Mayıs 2012 Salı
Çubuk makarna değil spagetti; parmesan değil eski kaşar.
Feysbuk'ta bunun geyiğini çok yaptım, görmüş olanlara bininci posta olacak... Ama yapacak bir şey yok, bu işin hikayesi bu.
Bir süredir canım çok feci makarna istiyor tamam mı. Pazar günü de, Engin ve Özlem'le Moda'da kitap filan okuduk, "Ahah çok enteliz olm" geyiği yaparken "Hah" dedim, "Madem öyle, ben bu makarnayı asortik yapayım..." Biliyorsunuz, entel olmak için makarnayı İtalyanca adıyla çağırmak şart. Ve öyle üstüne domates doğrayıp yiyemiyorsunuz, illa bir Napoliten'lik gerekiyor.
Knorr'un hazır soslarından mı alsam derken, kendim yapayım dedim. Özlem aklıma fesleğen ve sarımsak tozunu soktu. Ben o arada parmesan düşünedurdum. Derken tavuk da mı atsam içine dedim. Başladım aklımda makarna evirip çevirmeye... Krema da ekleyeyim, yoksa mantarlı mı yapsam, bir şeyler...
Yalnız bu entel makarnası yapma işi zormuş hanımlar beyler. Akşamın 9 küsüründe, Moda'nın dibinden te Çarşı içindeki Migros'a kadar parmesan aradım. Çarşı'da buldum ama bulmaz olaydım, en az 100 gr'lık satılıyor, o da 25 lira! Şakaysa hiç komik değil, gerçekse feci trajik. Ben de ne yapayım, gittim Migros eski kaşar aldım. Entelliğim anca buna yetiyormuş. (Ben normalde eski kaşar sevmezdim ama Migros'unki çok güzel. Yalnız Trakya olanını henüz denemedim bilmiyorum.)
Derken, baktım saat neredeyse 10. O saatten sınra kim uğraşacak da makarna yiyecek, öeh dedim, biz enteller bu saatleri hafif şeylerle geçiştiririz... O parmesanı da organik değil diye almadım zaten.
Ertesi gün, işten gelir gelmez kendimi mutfağa attım ve makarnayı ayrı, tavuğu ayrı pişirdim.
Makarna kısmı şöyle:
- 1 paket Pastavilla spagetti (Aslında özeneceğim şeyleri yaparken Barilla kullanıyorum ama markette hep kalını kalmıştı.)
- 4 tatlı kaşığı sarımsak sosu (İlk defa kullandığım için azar azar ekledim, ölçü o yüzden tatlı kaşığı)
- 1 su bardağı Migros eski kaşar
- 1 paket mantar
- 1 kutu hazır krema (Sırf en ucuzu olduğu için Ülker aldım, diğer markaları bilmediğim için lezzet kıyaslaması yapamayacağım.)
Kaynayan makarna suyuna tuz eklerken elimizi korkak alıştırmayalım. İki tatlı kaşığı filan attım ben, yoksa spagetti mutlaka yapışıyor. Azıcık da yağ ekledim.
Makarna haşlanırken, yan ocağa mantarları koydum. Mantar çok sulanan bir şey, o yüzden ekstra su eklemek yanlış olur. Doğrayıp, üstüne çok azcık zeytinyağı döküp ocakta bıraktım.
O arada makarna suyunu çekti, süzdüm, üstüne çok su gezdirmeyip bolca havalandırdım. Aslında hiç gezdirmemek gerekiyor diyorlar ama ben ona cesaret edemiyorum.
Mantar suyunu çekince ise, krema kullanmayı bilmediğim için, "şimdi hemen eklersem belki kesilir mi ki..." diye düşünerek ocaktan alıp biraz soğumasını bekledim. O arada, 4 tatlı kaşığı sarımsak sosunu karıştırdım.
Beş dakika sonra filan, yavaş yavaş ekledim kremayı. "Acaba bir kutu çok mu olur" diye düşündüm ama çok olmuyormuş, hatta eğer siz belirgin kremadan hoşlanıyorsanız az bile kalıyor. Ben kremanın fazlasını sevmem.
Sonra da, robottan geçirip un gibi bir hale getirmiş olduğum eski kaşarı koydum üstüne, karıştırdım. Makarna kısmını böylece başarıyla halletmiş olduk. Aslında niyetim fesleğen de eklemekti ama aramızda sevmeyenler var, o yüzden "yerken üstüne dökerim" diye düşündüm. Öyle de gayet güzel oldu.
Tavuk ise, daha da kolay.
Ben tavuğun göğsünü kullanmıyorum, hatta o göğsün adını verdiği tatlı dışında bir kullanım alanı olması gerektiğini bile düşünmüyorum. Anca kandırıkçı restoranlar kullansın onu. Kupkuru tavuk göğsünü getirip bir de ona pahalı yemekmiş muamelesi yapıyorlar. İçine bir şeyler sarmalar filan... Göğüs lan o, kuru et, şekilli olsun diye içine sardığın ıspanak bunu değiştirmiyor.
Neyse sakin olalım... Ben hep ızgara tava alırım. Onu yıkarım, teflon tencereye su eklemeksizin koyarım. Orta ateşte, suyunu çekmesini beklerim.
O arada, bir kasenin içine sıvıyağ koyarım. İçine biber salçası karıştırırım. (Dün bir dolu tatlı kaşığı kullandım.) Tuz, karabiber, pul biber, kimyon ve kekik eklerim. O öyle, fantastik bir sos haline gelir.
Tavuk suyunu çekince de, bu sosu üzerine dökerim. Baharatlı yağda biraz daha pişer tavuk. Bir süre sonra tavukları ters çeviririm ki, öbür tarafları da bu sostan nasibini alsın.
İşte böyle. Bence gayet güzel oldu. Fotoğraf sizi yanıltmasın. Bu arada, Google Görseller'de "kremalı mantarlı makarna" diye aratınca çıkan sonuçlara bir baktım da, aslında bayağı güzelmiş benim fotoğraf...
Parmesanımız yoksa da, mangal gibi yüreğimiz var.
Bir süredir canım çok feci makarna istiyor tamam mı. Pazar günü de, Engin ve Özlem'le Moda'da kitap filan okuduk, "Ahah çok enteliz olm" geyiği yaparken "Hah" dedim, "Madem öyle, ben bu makarnayı asortik yapayım..." Biliyorsunuz, entel olmak için makarnayı İtalyanca adıyla çağırmak şart. Ve öyle üstüne domates doğrayıp yiyemiyorsunuz, illa bir Napoliten'lik gerekiyor.
Knorr'un hazır soslarından mı alsam derken, kendim yapayım dedim. Özlem aklıma fesleğen ve sarımsak tozunu soktu. Ben o arada parmesan düşünedurdum. Derken tavuk da mı atsam içine dedim. Başladım aklımda makarna evirip çevirmeye... Krema da ekleyeyim, yoksa mantarlı mı yapsam, bir şeyler...
Yalnız bu entel makarnası yapma işi zormuş hanımlar beyler. Akşamın 9 küsüründe, Moda'nın dibinden te Çarşı içindeki Migros'a kadar parmesan aradım. Çarşı'da buldum ama bulmaz olaydım, en az 100 gr'lık satılıyor, o da 25 lira! Şakaysa hiç komik değil, gerçekse feci trajik. Ben de ne yapayım, gittim Migros eski kaşar aldım. Entelliğim anca buna yetiyormuş. (Ben normalde eski kaşar sevmezdim ama Migros'unki çok güzel. Yalnız Trakya olanını henüz denemedim bilmiyorum.)
Derken, baktım saat neredeyse 10. O saatten sınra kim uğraşacak da makarna yiyecek, öeh dedim, biz enteller bu saatleri hafif şeylerle geçiştiririz... O parmesanı da organik değil diye almadım zaten.
Ertesi gün, işten gelir gelmez kendimi mutfağa attım ve makarnayı ayrı, tavuğu ayrı pişirdim.
![]() |
| Eski köye yeni adet... |
- 1 paket Pastavilla spagetti (Aslında özeneceğim şeyleri yaparken Barilla kullanıyorum ama markette hep kalını kalmıştı.)
- 4 tatlı kaşığı sarımsak sosu (İlk defa kullandığım için azar azar ekledim, ölçü o yüzden tatlı kaşığı)
- 1 su bardağı Migros eski kaşar
- 1 paket mantar
- 1 kutu hazır krema (Sırf en ucuzu olduğu için Ülker aldım, diğer markaları bilmediğim için lezzet kıyaslaması yapamayacağım.)
Kaynayan makarna suyuna tuz eklerken elimizi korkak alıştırmayalım. İki tatlı kaşığı filan attım ben, yoksa spagetti mutlaka yapışıyor. Azıcık da yağ ekledim.
Makarna haşlanırken, yan ocağa mantarları koydum. Mantar çok sulanan bir şey, o yüzden ekstra su eklemek yanlış olur. Doğrayıp, üstüne çok azcık zeytinyağı döküp ocakta bıraktım.
O arada makarna suyunu çekti, süzdüm, üstüne çok su gezdirmeyip bolca havalandırdım. Aslında hiç gezdirmemek gerekiyor diyorlar ama ben ona cesaret edemiyorum.
Mantar suyunu çekince ise, krema kullanmayı bilmediğim için, "şimdi hemen eklersem belki kesilir mi ki..." diye düşünerek ocaktan alıp biraz soğumasını bekledim. O arada, 4 tatlı kaşığı sarımsak sosunu karıştırdım.
Beş dakika sonra filan, yavaş yavaş ekledim kremayı. "Acaba bir kutu çok mu olur" diye düşündüm ama çok olmuyormuş, hatta eğer siz belirgin kremadan hoşlanıyorsanız az bile kalıyor. Ben kremanın fazlasını sevmem.
Sonra da, robottan geçirip un gibi bir hale getirmiş olduğum eski kaşarı koydum üstüne, karıştırdım. Makarna kısmını böylece başarıyla halletmiş olduk. Aslında niyetim fesleğen de eklemekti ama aramızda sevmeyenler var, o yüzden "yerken üstüne dökerim" diye düşündüm. Öyle de gayet güzel oldu.
Ben tavuğun göğsünü kullanmıyorum, hatta o göğsün adını verdiği tatlı dışında bir kullanım alanı olması gerektiğini bile düşünmüyorum. Anca kandırıkçı restoranlar kullansın onu. Kupkuru tavuk göğsünü getirip bir de ona pahalı yemekmiş muamelesi yapıyorlar. İçine bir şeyler sarmalar filan... Göğüs lan o, kuru et, şekilli olsun diye içine sardığın ıspanak bunu değiştirmiyor.
Neyse sakin olalım... Ben hep ızgara tava alırım. Onu yıkarım, teflon tencereye su eklemeksizin koyarım. Orta ateşte, suyunu çekmesini beklerim.
O arada, bir kasenin içine sıvıyağ koyarım. İçine biber salçası karıştırırım. (Dün bir dolu tatlı kaşığı kullandım.) Tuz, karabiber, pul biber, kimyon ve kekik eklerim. O öyle, fantastik bir sos haline gelir.
Tavuk suyunu çekince de, bu sosu üzerine dökerim. Baharatlı yağda biraz daha pişer tavuk. Bir süre sonra tavukları ters çeviririm ki, öbür tarafları da bu sostan nasibini alsın.
İşte böyle. Bence gayet güzel oldu. Fotoğraf sizi yanıltmasın. Bu arada, Google Görseller'de "kremalı mantarlı makarna" diye aratınca çıkan sonuçlara bir baktım da, aslında bayağı güzelmiş benim fotoğraf...
Parmesanımız yoksa da, mangal gibi yüreğimiz var.
21 Mayıs 2012 Pazartesi
Yufka, bir Anadolu mucizesi.
Buralarda yaşamayı sevmek için bir milyon sebep sayabilirim. Bunlardan biri de mutfak kültürü.
Bu kültür o kadar geniş ki, bizim aklımıza bile gelmeyecek kadar "sıradan" gördüğümüz çok fazla şey var. "Anadolu mutfağı" diyince akla karnıyarığın veya Cağ kebabının gelmesi normal, ama mesela yufka demeyebiliriz. Kendisi o kadar gizli bir kahramandır.
Hayır bir de bununla yapılan şeylerin bir kısmı gerçekten çok basit. Altı üstü incecik bir hamur, ama sırf kendi lezzeti pek çok şeye yetiyor. İçindeki malzeme tamamen teferruat. Tek başına kızart, hatta istersen çiğ ye. Ya da istersen kalın aç, sacın yoksa teflon tavada iki çevir, üstünde katı yağ gezdir, senden iyisi yok.
Canım yufka. Kahvaltıyı güzelleştiren, açlığı savuşturan, bütün bunları son derece pratik ve leziz şekilde yapmamızı sağlayan, ama hiçbir zaman bir "kuzu tandır" muamelesi görmeyen yufka. Kara bahtlım, kem talihlim.
İnsan evladı ne kadar kıymet bilmez ya, herkesin yapamadığı ve "güzelini" belki hayatımız boyunca bulamayacağımız bir kaburga dolmasını yere göğe koyamazken, her an hepimizin çok da güzel yapabileceği sigara böreğini yemekten saymıyoruz. Evet az bulunurluk, yapma zorluğu, gereken ustalık... Bunlar önemli. Ama "ulaşılamaz" şeyleri bu kadar överken, elimizin altındakine de haksızlık etmeyelim.
Yufkasız hayat hatadır gençler. Çok rica ediyorum, mutfağımızın zenginliğinden bahsederken öyle daha bir kere yemediğimiz şeylerden başlamadan önce, gözleme diyelim, menemeni analım, olmadı mercimekli bulgur pilavını sayalım.
Bu haftasonunun iki sabahında da, kendimi yufka işine verdim. Günün açılışını cumartesi sabahı peynirli gözleme, pazar sabahı ise sigara böreği ile yaptım.
Hazır yufkadan gözleme dediğiniz şey, dünyanın en kolay şeyi. Bu kadar kolay olup bu kadar damak tadı veren başka kaç şey olabilir, bilemiyorum.Yalnız nasıl katlanacağını bilmiyordum, internette de görselini bulamadım. Ben de yufkacı amcaya sordum... Bu arada, eğer yakınlarınızda bir yufkacı varsa, lütfen üşenmeyip yufkayı oradan alın. Market yufkasıyla olan farkını çokkkk açık göreceksiniz.
Geçenlerde Anda'yla Migros'ta gezerken, vakumlu pakette satılan yufkadan almıştık. Yemin ediyorum bak, ince ince kesip erişte diye kullansan kullanırdın. Yufkacı yufkası gerçekten "başka" bir şey arkadaşlar, üşenmeyin, arayın bulun. Kadıköy'de iki tane biliyorum, biri Alkım'ın yanından Moda Caddesi'ne doğru çıkarken sağda Cemal Süreya Sokak'ta, sol kolda. Öbürü ise, Rıhtım tarafındaysanız, Murat Muhallebicisi'nin sokağına girin, sokağın sonunda sağda. Halitağa tarafından ise; Halitağa'yı bitirip Karakolhane Caddesi'ne girin, biraz ileride solda Recaizade Sokak'ı göreceksiniz. O sokağın girişinde solda.
Yufkacı Amca'nın gösterdiği katlama şeklini internette bulamayınca, ben de Paint'te çizdim. Şimdi siz aşağıdaki çizimi görünce dalga geçeceksiniz ama, isterseniz arayın, başka bir görsel bulamayacaksınız. Gözleme katlama şeklini internete kazandırmış olmanın haklı gururu içindeyim şu an. ("E akıllı kardeşim, neden fotoğrafını çekip de koymadın?" derseniz el cevap: Ya yemeklerin fotoğrafını istediğim gibi güzel çekemiyorum. O yüzden, yazılarımdaki fotoğraflar hep internetten bulunma. Altındaki yazılara tıklayınca kaynağına gidiyor.)
Şimdi efendim, öncelikle yufkamızı yaydık tamam mı. Tüm yüzeyine, sıvıyağ-süt karışımı sürelim. Ama fazla olmasın, gerek yok. Şöyle her tarafına bi değsin yeter.
Sonra, yanda gördüğünüz bölgeye ezilmiş peynirimizi koyalım... Ben bu tür şeylerde "uyduruk peyniri" daha çok seviyorum, "esaslı" peynirler ağır geliyor. O yüzden, Ülker İçim kullandım, gayetten de güzel oldu. Bu arada Ülker İçim için "ileri geri" konuşmuş gibi de olmayayım ama, bir Tahsildaroğlu Ezine de değil kendisi. Bence bunu o da kabul eder.
Sonra, kenarlarını peynirli bölgenin üstüne kapatıyoruz bir güzel. Teflon tavamızı çok çok çok az yağlıyoruz. Yağ sadece "değmiş" oluyor. Hatta ben tavaya koyduğum yağı kağıt havlu ile yayıp, her yere değmesini sağladıktan sonra fazlasını da döktüm.
Gözlememizi atalım tavaya. Pişerken kabaracaktır, yufka yapar öyle. Tek yüzünü çevire çevire pişirdim. Baktım alt tarafı olmuş, öbür yüzünü çevirdim. Üste gelen tarafa, bıçağın ucuna taktığım Sana'dan sürdüm. Alttaki taraf pişince de yine, o tarafına da Sana sürdüm.
Orgazmik oldu.
Ertesi sabahki sigara böreği ise, aslında yine feci kolay olmakla birlikte, evde kızartma yapma fikrinden beni iyice uzaklaştırdı.
Yufkayı ikiye katlayalım önce, o haldeyken ikiye bölelim. İki parça yufka oldu ya, sonra onları üst üste koyup yine ikiye bölelim. Sonra onları da üst üste koyalım, onları da ikiye bölelim. Böylece, toplam 16 parça yufkamız olsun. Gördüğünüz gibi ben bu Paint işine sardırdım bugün biraz, netice olarak ne elde edeceğimiz şekilden anlaşılıyor diye umuyorum.
Dilimlerimizin içindeki çizgiler, peynir demek oluyor. Aslında ufalanmış peyniri yumurtayla karıştırıp da kullanmak muhteşem bir fikir ve lezzet, fakat evde yumurta yoktu. Ama peynir, neyse ki her şekilde güzel olan bir şey.
Dilimlerimizi yaprak sarar gibi, kenarlarını içe almak suretiyle sarıyoruz. Uçlarını, yanımızda hazır bulunan bir kase suya değdiriverip öyle sarıyoruz ki yapışsınlar. Sonra da böreklerimizi, kızgın ayçiçek yağına atıyoruz. Etrafa yağ sıçrıyor filan. Yalnız, bir süre sonra peynirin kenardan çıkıp da yağ patlarması sorunsalını aşamadım. Allahtan o aşamaya gelene kadar börekler yeterince kızarmış oluyor da hemen tavadan alabiliyorum, çünkü bir börek peynirini taşırmaya başladı mıydı artık o tavaya yaklaşılmıyor.
(Not: Buna ilişkin görsel ararken bir şey gördüm; yufkayı 16'ya değil de 8'e bölüp, ama aynı miktarda peynir koyup, kenarlarını daha çok kıvırmak mümkün. O zaman böreğimiz daha az malzemeli olur ama peynir de taşmaz öte yandan. Bilemiyorum, pişirme kolaylığı adına az malzemeyi göze alıp almayacağımdan emin olamadım.)
Fritöz alacağım bu yüzden. Alana kadar, evde kızartma faslını sona erdirmiş bulunuyorum. Elim kolum ziyan olacaktı az kaldı.
Ama çıkan sonuç, tüm bunlara değdi. Gerçekten de, çok içime sinen bir börek oldu. Bu tabii ki en çok, yufkanın güzelliğiyle alakalı. O vakumlu poşettekileri, öldürsen almam bir daha.
İşte böyle. Elimizin altında "yufka" gibi muhteşem bir malzeme varken, Anadolu mutfağı diyince asortik restoranlarda görüp adını bile bilmediği şeyleri sayanı dövesim geliyor.
Afiyet olsun,
Göksun.
Bu kültür o kadar geniş ki, bizim aklımıza bile gelmeyecek kadar "sıradan" gördüğümüz çok fazla şey var. "Anadolu mutfağı" diyince akla karnıyarığın veya Cağ kebabının gelmesi normal, ama mesela yufka demeyebiliriz. Kendisi o kadar gizli bir kahramandır.
Hayır bir de bununla yapılan şeylerin bir kısmı gerçekten çok basit. Altı üstü incecik bir hamur, ama sırf kendi lezzeti pek çok şeye yetiyor. İçindeki malzeme tamamen teferruat. Tek başına kızart, hatta istersen çiğ ye. Ya da istersen kalın aç, sacın yoksa teflon tavada iki çevir, üstünde katı yağ gezdir, senden iyisi yok.
Canım yufka. Kahvaltıyı güzelleştiren, açlığı savuşturan, bütün bunları son derece pratik ve leziz şekilde yapmamızı sağlayan, ama hiçbir zaman bir "kuzu tandır" muamelesi görmeyen yufka. Kara bahtlım, kem talihlim.
İnsan evladı ne kadar kıymet bilmez ya, herkesin yapamadığı ve "güzelini" belki hayatımız boyunca bulamayacağımız bir kaburga dolmasını yere göğe koyamazken, her an hepimizin çok da güzel yapabileceği sigara böreğini yemekten saymıyoruz. Evet az bulunurluk, yapma zorluğu, gereken ustalık... Bunlar önemli. Ama "ulaşılamaz" şeyleri bu kadar överken, elimizin altındakine de haksızlık etmeyelim.
Yufkasız hayat hatadır gençler. Çok rica ediyorum, mutfağımızın zenginliğinden bahsederken öyle daha bir kere yemediğimiz şeylerden başlamadan önce, gözleme diyelim, menemeni analım, olmadı mercimekli bulgur pilavını sayalım.
Bu haftasonunun iki sabahında da, kendimi yufka işine verdim. Günün açılışını cumartesi sabahı peynirli gözleme, pazar sabahı ise sigara böreği ile yaptım.
Hazır yufkadan gözleme dediğiniz şey, dünyanın en kolay şeyi. Bu kadar kolay olup bu kadar damak tadı veren başka kaç şey olabilir, bilemiyorum.Yalnız nasıl katlanacağını bilmiyordum, internette de görselini bulamadım. Ben de yufkacı amcaya sordum... Bu arada, eğer yakınlarınızda bir yufkacı varsa, lütfen üşenmeyip yufkayı oradan alın. Market yufkasıyla olan farkını çokkkk açık göreceksiniz.
| İşte o yufka... Bundan uzak duruyoruz. |
Yufkacı Amca'nın gösterdiği katlama şeklini internette bulamayınca, ben de Paint'te çizdim. Şimdi siz aşağıdaki çizimi görünce dalga geçeceksiniz ama, isterseniz arayın, başka bir görsel bulamayacaksınız. Gözleme katlama şeklini internete kazandırmış olmanın haklı gururu içindeyim şu an. ("E akıllı kardeşim, neden fotoğrafını çekip de koymadın?" derseniz el cevap: Ya yemeklerin fotoğrafını istediğim gibi güzel çekemiyorum. O yüzden, yazılarımdaki fotoğraflar hep internetten bulunma. Altındaki yazılara tıklayınca kaynağına gidiyor.)
| Nasıl? :) |
Sonra, yanda gördüğünüz bölgeye ezilmiş peynirimizi koyalım... Ben bu tür şeylerde "uyduruk peyniri" daha çok seviyorum, "esaslı" peynirler ağır geliyor. O yüzden, Ülker İçim kullandım, gayetten de güzel oldu. Bu arada Ülker İçim için "ileri geri" konuşmuş gibi de olmayayım ama, bir Tahsildaroğlu Ezine de değil kendisi. Bence bunu o da kabul eder.
Sonra, kenarlarını peynirli bölgenin üstüne kapatıyoruz bir güzel. Teflon tavamızı çok çok çok az yağlıyoruz. Yağ sadece "değmiş" oluyor. Hatta ben tavaya koyduğum yağı kağıt havlu ile yayıp, her yere değmesini sağladıktan sonra fazlasını da döktüm.
![]() |
| Evet aynen böyle, yumuşacık. |
Orgazmik oldu.
Ertesi sabahki sigara böreği ise, aslında yine feci kolay olmakla birlikte, evde kızartma yapma fikrinden beni iyice uzaklaştırdı.
Yufkayı ikiye katlayalım önce, o haldeyken ikiye bölelim. İki parça yufka oldu ya, sonra onları üst üste koyup yine ikiye bölelim. Sonra onları da üst üste koyalım, onları da ikiye bölelim. Böylece, toplam 16 parça yufkamız olsun. Gördüğünüz gibi ben bu Paint işine sardırdım bugün biraz, netice olarak ne elde edeceğimiz şekilden anlaşılıyor diye umuyorum.
| Sekize bölünce de olur ama on altı iyidir bence. |
Dilimlerimizi yaprak sarar gibi, kenarlarını içe almak suretiyle sarıyoruz. Uçlarını, yanımızda hazır bulunan bir kase suya değdiriverip öyle sarıyoruz ki yapışsınlar. Sonra da böreklerimizi, kızgın ayçiçek yağına atıyoruz. Etrafa yağ sıçrıyor filan. Yalnız, bir süre sonra peynirin kenardan çıkıp da yağ patlarması sorunsalını aşamadım. Allahtan o aşamaya gelene kadar börekler yeterince kızarmış oluyor da hemen tavadan alabiliyorum, çünkü bir börek peynirini taşırmaya başladı mıydı artık o tavaya yaklaşılmıyor.
(Not: Buna ilişkin görsel ararken bir şey gördüm; yufkayı 16'ya değil de 8'e bölüp, ama aynı miktarda peynir koyup, kenarlarını daha çok kıvırmak mümkün. O zaman böreğimiz daha az malzemeli olur ama peynir de taşmaz öte yandan. Bilemiyorum, pişirme kolaylığı adına az malzemeyi göze alıp almayacağımdan emin olamadım.)
Fritöz alacağım bu yüzden. Alana kadar, evde kızartma faslını sona erdirmiş bulunuyorum. Elim kolum ziyan olacaktı az kaldı.
![]() |
| Çıtır çıtır, nefis nefis. |
İşte böyle. Elimizin altında "yufka" gibi muhteşem bir malzeme varken, Anadolu mutfağı diyince asortik restoranlarda görüp adını bile bilmediği şeyleri sayanı dövesim geliyor.
Afiyet olsun,
Göksun.
Etiketler:
beyaz peynir,
gözleme,
kahvaltı,
sigara böreği,
yufka
15 Mayıs 2012 Salı
Kutsal Üçleme: Kuru-Pilav-Turşu.
Koskocaman bir kışı, evde bir kere bile kuru fasulye yapmadan bitirmenin utancı içindeydim...
Bu kış zaten çok nadiren yemek yaptım, onlar da "hemen o an" yapılabilecek şeyler oldu. Halbuki, malum, fasulyeyi önceden ıslamak filan lazım... Fakat pazar günü yaptığım fasulye, bence şimdiye kadarki denemelerimin en iyisiydi. Buyrun:
Normalde market markalarını tercih ediyorum ama kuru fasulye almak sıkıntılı bir iş, çünkü "kart" çıkarsa bütün gün ocakta kalabiliyor. O yüzden, bu konuda riske girmeden, gittim Sezon marka aldım.
Biber salçasını, mümkünse tadına bakarak almayı tercih ederim. Markette hazır satılan salçalar arasında ise, orijinaline (yani Adana'daki el yapımı salçaya) en yakını BİM'de satılan Yurt marka salça. Evde onu kullanıyorum. Ama bitmişti ve BİM de kapanmıştı, zorunlu olarak Öncü marka aldım. Yurt bulamazsanız Öncü de iyi, ama sakın ha sakın, bak Allah'ın adını veriyorum, öyle Tat mat almayın Yalan onlar. Küfür gibi bir yalan.
Et olarak, daha önce de söylemişimdir, bir yemeğe et girecekse kuzu eti girmelidir. 100 gr. istedim ama bunu isterken Migros kasabının 150'ye yakın bir şey vereceğini biliyordum, nitekim 130 gr. verdi. İyi de oldu.
Eve gelince, tombul bir su bardağını dolduracak kadar fasulyeyi suya ısladım. Yalnız, bu miktar iki kişi için bile haddinden fazla oluyormuş, bilginiz olsun. Birkaç gün fasulye yemeyi göze alıyorsanız tamamdır.
Fasulyeyi isterseniz tuzlu suda bekletebilirsiniz. Bu konuda Özlem'e danıştım, "tuzlu suda bekletirsen daha lezzetli olur ama kabuğu soyulur, bi acayip olur" dedi. Bu "acayip" dediği hal, muhtemelen annemin "helimelenmek" dediği şey oluyor. Yani, fasulye pişerken hafif eriyor, suyun rengini ve kıvamını bozuyor. Ben de hiç riske girmeyip, bekleme suyuna tuz atmadım. Ne olur ne olmaz. Bu arada, suya karbonat atanlar da var ama ben karbonat fikrini sevmiyorum. Oldu olacak deney tüpü de koyalım mutfağa.
Ertesi gün, şöyle yapıyoruz:
Öncelikle, Migros kasabı eti size kocaman kocaman doğranmış halde vermiş olacağı için, o etleri bi küçültelim. Akbaba değil de, bir muhabbet kuşu başı gibi olsunlar. Küçük olursa suyu daha iyi çıkar, daha güzel olur. Yağları da yine iyiiice miniltelim ki, erisin, tadı gelsin.
Eti tencereye alıp, henüz yağ eklemeden, kendi suyunu salıp çekmesini bekliyoruz. Bu arada altını birdenbire açıverirsek, et daha suyunu salmadan yanar. Önce kısık ateşte bir sulanmalarına fırsat verelim, sonra orta ateşe alırız.
Ha unutmadan, eğer güvecimiz yoksa, tenceremiz mutlaka çelik tencere olsun. Mümkünse kalın ve ağır olanlardan. Nedenini sonunda söyleyeceğim.
O arada, "yemeklik boy" soğanımızı çintelim biz. Çintmek lafımı daha önce de kullandım ama yine de tekrar açıklayayım, küçük küçük doğramaktan bahsediyorum. Yemeklik boy da şu, yani orta boy, yani "abartmanın alemi yok."
Et suyunu çekince sıvıyağımızı ekliyoruz üstüne. Tencerenin üstünde şööyle iki tur gezdirelim yağ şişesini. "Ay çok yağ koymayayım buna ben" demeyin, yaptığımız şey brokoli değil kuru fasulye.
Yağ zaten hemen kızacaktır, kızınca soğanlarımızı ekleyip çevirelim. Kavrulsunlar bir güzel. Soğanlar eğer yapışıyorsa, siz o yağı az koymuşsunuzdur. Az daha ekleyin, bir şey olmaz o kadar kuralsızlıktan.
O arada, orta boy bir domatesi soyup doğramış olalım. Soğan kavrulunca tencereye atalım. Eğer domates salçası kullanmayacaksanız, buradaki domatesi büyük seçebilirsiniz, ben öyle yaptım. Biraz çevirdikten sonra "Ya bu domatesin doğru düzgün erimesi lazım..." diye düşünerek tuz ekledim üzerine. Maksat suyunu salsın.
Domatesin suyu da uçunca, bu kez biber salçasına geldi sıra. Biber salçası konusunda bugüne kadar temkinli davranıyordum ama geçen haftaki dolma hadisesinde gördüm ki, bu konuda temkin yanlışmış. (Geçen hafta "abartmayayım" diye yeterli gördüğüm salça az geldi. Demek "abartmak" o değilmiş tam.)
Ya tahmin ediyorum ki, şöööyle dolu dolu bir yemek kaşığı vardır koyduğum salça. Domatesler de vardı ya az önce koyduğumuz, onlarla birlikte bakınca "oha resmen 'fasulyeli kırmızı' oldu bu" dedim mesela.
Çevirdim iyice, salçayı erittim. Akabinde, fasulyeleri attım üzerine.
Yalnız dikkat! Fasulyenin suyunu mutlaka ama mutlaka dökmüş ve üzerinden tekrar bir su geçirmiş olun!
Malum, fasulye "ard etkisi" olan bir yiyecek. Eğer siz bütün gece içinde beklediği suyu dökmez de direkt o suyun içinden tencereye aktarırsanız, iyice gaz yapar. Hatta üzerine o suyu dökerseniz, ... Neyse, dökmeyin.
Fasulyeyi de yine, önce bir çeviriyoruz. Salçası eti domatesi filan, tamamen karışıyor. Tencerede "homojen bir yapıya" ulaşıyoruz. Bir iki dakika çevirdikten sonra, üzerine su ekleme faslına geldik... Annem bunun için " üzerini iki parmak örtecek kadar" der. İki parmağı geçiyor mu bilmiyorum ama, benim koyduğum su bi kere bütün her şeyi kapatmaya yetiyor. Üstte yüzen 1-2 fasulye tanesi dışında, altta ne olduğunu görmez oluyorum. Şöyle pay biçiyorum, fasulye zaten "sulu" olan bir şey. Öyle bir miktarda su koymalıyım ki, fasulye pişmek için ihtiyacı olan suyu çektikten ve o kadar buharlaşmadan sonra, kalan miktar yeterli olmalı.
Şöyle diyelim o zaman, şimdi siz "en nihayetinde" görünmesini istediğiniz hale gelene kadar suyu koydunuz mu? Şimdi onun üzerine yaklaşık bir bardak daha koyun. Ama ara sıra kontrol edin, fasulyenin cinsine göre suyunuz yetersiz gelebilir. O takdirde de, ketılda su kaynatıp ekleyebilirsiniz. Önceki denemelerimde öyle yapmıştım, olmuştu. Ha yok suyunuz fazla mı geldi, o zaman da tencerenin ağzını bir süre açık bırakın, uçsun.
Tuz-karabiber ekleyelim.
İki diş sarımsak atalım içine.
Bir de, bunu kendim uydurdum, azcık kimyon. Çok yakışıyor, hem de kimyon kuru baklagilin gazını alan bir şey.
Altı önce açık olsun. Kaynadıktan sonra kısalım. Taşmasın diye ağzını açık bırakacaksak da, lütfen çok az ama gerçekten çok az açık bırakalım.
Ara sıra baktığımız zaman, üzerinde köpükler göreceğiz. Gaz onlar hep. Kaşıkla toplayıp atalım onları.
Ocakta 45 dakika filan kaldı benimki. Tencerenin çelik ve kalın olmasının esbab-ı mucibesi de şu, o şekildeki tencere sıcak kalır. Ocaktan aldıktan sonra pişirmeye devam eder. Kuru fasulyenin bir olayı var, en güzel formunu tencerenin içinde 1-2 saat kalınca buluyor. Siz "Ay tamam içim şişti, pişmediyse de pişmesin artık napim" deyip altını kapatıp bırakıyorsunuz, 2 saat sonra bir bakıyorsunuz ki on numara olmuş. Kuru fasulyenin en iyisi bu yüzden, güveçte oluyor.
Bu sebeple, eğer fasulyeniz yumuşamışsa kapatın altını, ağzını da kapatın, kendi haline bırakın. Bir saat sonra da afiyetle yiyin. Eğer altını kapattığınızda zaten fazla pişmiş olursa, bu sefer "hemen" yemeniz, tencerenin ağzını da açmanız lazım.
Bunun yanına bir de pirinç pilavı ve bol miktarda da turşu lazım, malum. Ayıp yoksa.
Benim servis önerim, tabağınıza azcık limon sıkıp biraz da kimyon atmanız yönünde. Limon absürd gelmesin, turşuyla yediğiniz bir şeye limonun yakışması aslında gayet normal. Kimyon ise, hem gerçekten yakışıyor, hem de dediğim gibi, "etkisini" azaltıyor.
Afiyet olsun :)
*
Not: Buraya öyle "düz" bir tabakta kuru fasulye görseli koymak istemedim. karikatur.bul'dan bir şeyler bulayım dedim, fakat Uykusuz ve Penguen bir olup sitenin faaliyetini durdurmuş.
Bu davranış bence iki dergiye de yakışmadı. Kendilerini ayıplıyorum.
Bu kış zaten çok nadiren yemek yaptım, onlar da "hemen o an" yapılabilecek şeyler oldu. Halbuki, malum, fasulyeyi önceden ıslamak filan lazım... Fakat pazar günü yaptığım fasulye, bence şimdiye kadarki denemelerimin en iyisiydi. Buyrun:
Normalde market markalarını tercih ediyorum ama kuru fasulye almak sıkıntılı bir iş, çünkü "kart" çıkarsa bütün gün ocakta kalabiliyor. O yüzden, bu konuda riske girmeden, gittim Sezon marka aldım.
Biber salçasını, mümkünse tadına bakarak almayı tercih ederim. Markette hazır satılan salçalar arasında ise, orijinaline (yani Adana'daki el yapımı salçaya) en yakını BİM'de satılan Yurt marka salça. Evde onu kullanıyorum. Ama bitmişti ve BİM de kapanmıştı, zorunlu olarak Öncü marka aldım. Yurt bulamazsanız Öncü de iyi, ama sakın ha sakın, bak Allah'ın adını veriyorum, öyle Tat mat almayın Yalan onlar. Küfür gibi bir yalan.
Et olarak, daha önce de söylemişimdir, bir yemeğe et girecekse kuzu eti girmelidir. 100 gr. istedim ama bunu isterken Migros kasabının 150'ye yakın bir şey vereceğini biliyordum, nitekim 130 gr. verdi. İyi de oldu.
Eve gelince, tombul bir su bardağını dolduracak kadar fasulyeyi suya ısladım. Yalnız, bu miktar iki kişi için bile haddinden fazla oluyormuş, bilginiz olsun. Birkaç gün fasulye yemeyi göze alıyorsanız tamamdır.
Fasulyeyi isterseniz tuzlu suda bekletebilirsiniz. Bu konuda Özlem'e danıştım, "tuzlu suda bekletirsen daha lezzetli olur ama kabuğu soyulur, bi acayip olur" dedi. Bu "acayip" dediği hal, muhtemelen annemin "helimelenmek" dediği şey oluyor. Yani, fasulye pişerken hafif eriyor, suyun rengini ve kıvamını bozuyor. Ben de hiç riske girmeyip, bekleme suyuna tuz atmadım. Ne olur ne olmaz. Bu arada, suya karbonat atanlar da var ama ben karbonat fikrini sevmiyorum. Oldu olacak deney tüpü de koyalım mutfağa.
Ertesi gün, şöyle yapıyoruz:
Öncelikle, Migros kasabı eti size kocaman kocaman doğranmış halde vermiş olacağı için, o etleri bi küçültelim. Akbaba değil de, bir muhabbet kuşu başı gibi olsunlar. Küçük olursa suyu daha iyi çıkar, daha güzel olur. Yağları da yine iyiiice miniltelim ki, erisin, tadı gelsin.
Eti tencereye alıp, henüz yağ eklemeden, kendi suyunu salıp çekmesini bekliyoruz. Bu arada altını birdenbire açıverirsek, et daha suyunu salmadan yanar. Önce kısık ateşte bir sulanmalarına fırsat verelim, sonra orta ateşe alırız.
Ha unutmadan, eğer güvecimiz yoksa, tenceremiz mutlaka çelik tencere olsun. Mümkünse kalın ve ağır olanlardan. Nedenini sonunda söyleyeceğim.
O arada, "yemeklik boy" soğanımızı çintelim biz. Çintmek lafımı daha önce de kullandım ama yine de tekrar açıklayayım, küçük küçük doğramaktan bahsediyorum. Yemeklik boy da şu, yani orta boy, yani "abartmanın alemi yok."
Et suyunu çekince sıvıyağımızı ekliyoruz üstüne. Tencerenin üstünde şööyle iki tur gezdirelim yağ şişesini. "Ay çok yağ koymayayım buna ben" demeyin, yaptığımız şey brokoli değil kuru fasulye.
Yağ zaten hemen kızacaktır, kızınca soğanlarımızı ekleyip çevirelim. Kavrulsunlar bir güzel. Soğanlar eğer yapışıyorsa, siz o yağı az koymuşsunuzdur. Az daha ekleyin, bir şey olmaz o kadar kuralsızlıktan.
O arada, orta boy bir domatesi soyup doğramış olalım. Soğan kavrulunca tencereye atalım. Eğer domates salçası kullanmayacaksanız, buradaki domatesi büyük seçebilirsiniz, ben öyle yaptım. Biraz çevirdikten sonra "Ya bu domatesin doğru düzgün erimesi lazım..." diye düşünerek tuz ekledim üzerine. Maksat suyunu salsın.
![]() |
| İşte böyle bir şey... |
Ya tahmin ediyorum ki, şöööyle dolu dolu bir yemek kaşığı vardır koyduğum salça. Domatesler de vardı ya az önce koyduğumuz, onlarla birlikte bakınca "oha resmen 'fasulyeli kırmızı' oldu bu" dedim mesela.
Çevirdim iyice, salçayı erittim. Akabinde, fasulyeleri attım üzerine.
Yalnız dikkat! Fasulyenin suyunu mutlaka ama mutlaka dökmüş ve üzerinden tekrar bir su geçirmiş olun!
Malum, fasulye "ard etkisi" olan bir yiyecek. Eğer siz bütün gece içinde beklediği suyu dökmez de direkt o suyun içinden tencereye aktarırsanız, iyice gaz yapar. Hatta üzerine o suyu dökerseniz, ... Neyse, dökmeyin.
Fasulyeyi de yine, önce bir çeviriyoruz. Salçası eti domatesi filan, tamamen karışıyor. Tencerede "homojen bir yapıya" ulaşıyoruz. Bir iki dakika çevirdikten sonra, üzerine su ekleme faslına geldik... Annem bunun için " üzerini iki parmak örtecek kadar" der. İki parmağı geçiyor mu bilmiyorum ama, benim koyduğum su bi kere bütün her şeyi kapatmaya yetiyor. Üstte yüzen 1-2 fasulye tanesi dışında, altta ne olduğunu görmez oluyorum. Şöyle pay biçiyorum, fasulye zaten "sulu" olan bir şey. Öyle bir miktarda su koymalıyım ki, fasulye pişmek için ihtiyacı olan suyu çektikten ve o kadar buharlaşmadan sonra, kalan miktar yeterli olmalı.
Şöyle diyelim o zaman, şimdi siz "en nihayetinde" görünmesini istediğiniz hale gelene kadar suyu koydunuz mu? Şimdi onun üzerine yaklaşık bir bardak daha koyun. Ama ara sıra kontrol edin, fasulyenin cinsine göre suyunuz yetersiz gelebilir. O takdirde de, ketılda su kaynatıp ekleyebilirsiniz. Önceki denemelerimde öyle yapmıştım, olmuştu. Ha yok suyunuz fazla mı geldi, o zaman da tencerenin ağzını bir süre açık bırakın, uçsun.
Tuz-karabiber ekleyelim.
İki diş sarımsak atalım içine.
Bir de, bunu kendim uydurdum, azcık kimyon. Çok yakışıyor, hem de kimyon kuru baklagilin gazını alan bir şey.
Altı önce açık olsun. Kaynadıktan sonra kısalım. Taşmasın diye ağzını açık bırakacaksak da, lütfen çok az ama gerçekten çok az açık bırakalım.
Ara sıra baktığımız zaman, üzerinde köpükler göreceğiz. Gaz onlar hep. Kaşıkla toplayıp atalım onları.
Ocakta 45 dakika filan kaldı benimki. Tencerenin çelik ve kalın olmasının esbab-ı mucibesi de şu, o şekildeki tencere sıcak kalır. Ocaktan aldıktan sonra pişirmeye devam eder. Kuru fasulyenin bir olayı var, en güzel formunu tencerenin içinde 1-2 saat kalınca buluyor. Siz "Ay tamam içim şişti, pişmediyse de pişmesin artık napim" deyip altını kapatıp bırakıyorsunuz, 2 saat sonra bir bakıyorsunuz ki on numara olmuş. Kuru fasulyenin en iyisi bu yüzden, güveçte oluyor.
Bu sebeple, eğer fasulyeniz yumuşamışsa kapatın altını, ağzını da kapatın, kendi haline bırakın. Bir saat sonra da afiyetle yiyin. Eğer altını kapattığınızda zaten fazla pişmiş olursa, bu sefer "hemen" yemeniz, tencerenin ağzını da açmanız lazım.
Bunun yanına bir de pirinç pilavı ve bol miktarda da turşu lazım, malum. Ayıp yoksa.
Benim servis önerim, tabağınıza azcık limon sıkıp biraz da kimyon atmanız yönünde. Limon absürd gelmesin, turşuyla yediğiniz bir şeye limonun yakışması aslında gayet normal. Kimyon ise, hem gerçekten yakışıyor, hem de dediğim gibi, "etkisini" azaltıyor.
Afiyet olsun :)
*
Not: Buraya öyle "düz" bir tabakta kuru fasulye görseli koymak istemedim. karikatur.bul'dan bir şeyler bulayım dedim, fakat Uykusuz ve Penguen bir olup sitenin faaliyetini durdurmuş.
Bu davranış bence iki dergiye de yakışmadı. Kendilerini ayıplıyorum.
Etiketler:
biber salçası,
kimyon,
kuru fasulye
3 Mayıs 2012 Perşembe
Karın yararken dikkat edilecek hususlar
En sevdiğim sebze patlıcan ve bunun en sevdiğim türü de Adana dolması. Bu konuda netim. Yalnız, bunun tamamen bir annem spesiyali olduğunun da farkındayım. Elbet bir gün ben de bu konuda ustalaşacağım, ama asla annemin yaptığı gibi olmayacak.
Dört tane patlıcan için, fazla geleceğini bilerek 250 gr. kuzu kıyma aldım, gerçi Migros kasabı bana 275 gramı daha uygun görmüş. Nitekim fazla da geldi, ama amacım zaten kalan kısmını ertesi gün olası bir ekmek arası kıyma ya da kıymalı yumurta operasyonu için hazır bulundurmaktı.
En öncelikle patlıcanlarımızı alalı bir şekilde soyup, tuzlu suya koyuverelim. Ben bazen biraz obsesif oluyorum, patlıcanın suya tamamen batmadığı zaman acı olacağı yönünde saplantılarım var. O yüzden, batsınlar diye üstlerine tabak koydum.
Ben de karnıyarıkta uzmanlaşmaya karar verdim. Bu demek değil ki annem karnıyarığı muhteşem yapmıyor, tabii ki bu konuda da rakipsiz. Ama dolma dediğimiz şey, bambaşka... Haddimiz olmayan işleri bilelim.
Şimdi öncelikle, eğer çok güvendiğiniz bir manavınız yoksa, bence karnıyarık işine kışın girmeyin hiç. Çünkü kemer patlıcan zaten tatsız bir patlıcan türü, bir de kışın iyisini bulmaya kasmak çok anlamlı değil. Yarısı çekirdeğiyle gidiyor. Gerçi mevsimi hala gelmiş değil, ama dün baktım, Migros'un patlıcanları düzelmiş. İyi görünüyorlardı, görüntü yanıltıcı değilmiş.
Kemer dediysek, öyle upuzun, gerçekten kemer gibi olanlardan bahsetmedik. "Şu kadar santim" diyerek, markete sanki elinizde cetvelle gidecekmişsiniz gibi bir ölçü verecek değilim ama özetle, irilerinden seçmeyin. Benimkiler muhtemelen 20 cm yoktur.
![]() |
| Azimliyim. |
En öncelikle patlıcanlarımızı alalı bir şekilde soyup, tuzlu suya koyuverelim. Ben bazen biraz obsesif oluyorum, patlıcanın suya tamamen batmadığı zaman acı olacağı yönünde saplantılarım var. O yüzden, batsınlar diye üstlerine tabak koydum.
Sonracıma, kıyma işine girdim. Kuzu zaten yağlı ve sulu bir et, o yüzden önce suyunu çekmesi iyi olur. Ekstra su veya yağ eklemeden, tencereye koyup kapağını da kapatıp, suyunu salmasını ve sonra da çekmesini bekledim. O arada da bir adet soğanı çintedurdum. Çintedurdum, evet.
Kıyma suyunu çektikten sonra, üzerine ayçiçek yağı gezdirip soğanları ekledim. Bu noktada mısırözü yağı daha iyi bir seçim, ama ben sürekli yemek yapan biri olmadığım için, sadece ayçiçek yağı bulundurup hem etli yemeklerde hem de kızartmalarda onu kullanıyorum.
Soğanlar kavrulunca, sıra salçaya geldi. Biber salçası konusunda cimri davranmanın alemi yok, öyle kaşık ucu filan bana gelmez. Ölçmedim ama çok rahatlıkla, bir dolu yemek kaşığını bulmuşumdur. Renk ve koku önemli, onlardan tatmin oluyorsanız tamamdır.
Aslında domates salçası kullanmıyorum ama hadi madem artık kullanayım dedim, çok değil, ancak bir tatlı kaşığı kadar da domates salçası ekledim. Tuzunu-karabiberini de ayarladım. Kıyma kısmını böylece halletmiş olduk.
Ama karnıyarığın asıl zor kısmı, patlıcanların kıvamını becerebilmek. O konuda biraz daha çabalamam lazım. Tencereye ayçiçek yağını boca edip kızdırdım, cozurdayınca da patlıcanları ikişer ikişer attım içine. Burada bir şey yok.
![]() |
| Bu şekil kızaracak. |
Yalnız, patlıcan muhteşem simetrik bir şey olmadığı için, çevirmek sıkıntı oluyor. O yüzden, karnıyarık yaparken en başta dikkat edilecek husus, patlıcanın kızartma tenceresinde döndürülmeye uygun şekilde olması.
Evde maşa da yoktu, ay Allah'ım, bir yandan patlıcanlar patlar -ki işindeki su açığa çıktıkça feci patlıyor, evet, bir yandan sen çeviremedikçe bir tarafı kızarır öbür tarafı çiğ kalır, derken elin kolun hep kızgın yağ olur, off kabus gibiydi. Etrafı da batırdım bir ton. Düşünmek bile istemiyorum, bu işler için bir maşa bir de wok tava lazımmış, ben dün akşam bunu gördüm.
Patlıcanların dört tarafını da aslında güzelce kızartmamız lazım ama işte ben beceremedim onu. Olmadı o iş. Olabildiği kadar kızartıp tabağa aldım, çok içime sinen bir kızartma operasyonu olmadı.
Sonra, kızartma yağını tencereden alıp, ama az bir kısmını bırakıp, patlıcanları tencereye geri koydum. Karınlarını yardım, kıymayı içine dolduruverdim.
Üzerlerine de, halka domates, uzun kesilmiş yeşil biber ve kırmızı kapya biber koydum. Tencerenin içine birkaç diş de sarımsak atıverdim, tüm tüm.
Azıcık, yani ancak yarım bardak kadar su koydum ama bu doğru bir şey mi bilmiyorum. Gerçi fena olmadı, banılacak suyu oldu. Ama iki parmak daha az koysam olurmuş.
Altı hep orta-kısık olmak üzere, tencerede 15-20 dakika kaldı kalmadı. Şöyle düşündüm, tam gönlüme göre kızarmadı ya, bari tencerede az daha tutayım da çiğliği gitsin... Fakat yanlış yapmışım, 10-15 dakika yetermiş. Biraz fazla bile pişmişti. Ben sebzenin hafif "ağza gelenini" severim.
Netice olarak, eğer benim yaptığım gibi yaparsanız, evet yeniri olan ve hatta güzel bir karnıyarık olabilir. Ama "uuu..." dedirtecekseniz, birkaç denemeye daha ihtiyacınız var.
Azimliyim, bir gün patlıcan yemeklerinde "en bambaşka" ben olacağım.
Annemin dolması hariç.
Annemin dolması hariç.
Etiketler:
anne yemeği,
kırmızı et,
patlıcan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)










