13 Ocak 2014 Pazartesi

her şeyi bırakıp zeytinyağlı dolma yapma isteği

bugün yine, kafasında iki milyon şey çevirip hiçbirini yapmama eğilimindeydim. gerçi sayınca, bulaşık, çamaşır, ütü, ders, iş... yine bayağı çalışmış görünüyorum ama yok işte öyle değil.

acaba şu yola mı girsem yoksa buna mı, işe mi dalsam okula mı, zorlayarak mı yaşasam gelişine mi derken, her şeyi bırakıp zeytinyağlı dolma yapmak istediğime karar verdim. malzemesini dünden almıştım zaten, önceden de niyetliydim yani. ani verdiğim karar bile bu kadar önceden düşünülmüşken, ben hayatımın neresini nasıl değiştirebileceğimi sanıyorum allah aşkına ya.

biber bir kilodan az, 700-800 gram bir şeydi ama her biri çok iriydi. isteyerek öyle seçmedim, dolması yapılacak malzeme iri olmamalı. ama migros'takiler öyleydi hep. anneme sordum, buna ne kadar pirinçten iç hazırlayayım diye, bir su bardağı yeter herhalde diye düşündük ama yetmedi. bu yetmeyiş biberin ağırlığından mı yoksa büyüklüğünden mi bilmiyorum. ama ulaştığımız sonuç, 750 gram bibere bir su bardağı pirincin yetmediği.

şimdi efendim, iki adet orta boy kuru soğanı alıyoruz. (hatta "ortadan küçüğe doğru" diye nokta atışı da yapayım, hasta olduğumdan ötürü.) daha önce de söylemiş olsam gerek, zeytinyağlı yemek bol soğan kaldıran ve öyle güzel olan bir tür. aslında bunları elimizde "çintmek" daha doğru (bizim orada küçük küçük doğramaya çintmek denir) ama ben üşendim, robotta çektim. böyle şeyleri robotlayınca suyu muyu çıkıyor ama ne olacak ayol, bunu fark edecek insana yemek yapmayın zaten.

tencereye bolca zeytinyağı alıyoruz. yağ kızınca soğanları atıp bir çeviriyoruz. ama fazla kavurmayalım, daha pirinçler gelecek çünkü. ben o hatayı yaptım önceden, soğanı kavurduktan sonra pirinci koyunca, pirinci de kavurayım derken soğan kömür oluyor.

o esnada bir su bardağı pirinç yıkanmış süzülmüş olsun, atalım soğanların üzerine, hep beraber çevirelim. pirinçlerin rengi döner olunca, bir çay kaşığı tuz atalım önce. gerçi bu tercih meselesi, bu miktar bana az geliyor ama siz bilirsiniz. sonracıma, birer çay kaşığı karabiber, tarçın, kuru nane ve yenibahar. hatta bence yenibaharı biraz daha fazla koyabilirsiniz. (arkadaşlar eğer baharlı baharatlara aşina değilseniz; yenibahar diye gidip köfte baharı almayın. farklı şeyler bunlar.) ben azıcık fesleğen de koydum, güzel oldu. çevirin bunları iyice, pirincin rengi böyle kopkoyu saçma sapan bir şey olacak. beyazı unutun yani. ilk yaptığımda "ay fazla gelmesin ay bikbik" diye korkak davranmıştım, dolmanın hiçbir tadı olmamıştı. baharatı iyice ver et ablam, sana fazla gelirse ben yerim sıkıntı yok.

bu arada "e fıstıkla üzüm bunun neresinde?" demişseniz eğer, üzüm sevmiyorum. fıstık ise tatlı bir hayal, market raflarından bize göz kırpan. ay o ne öyle ya, üç tanesi sekiz lira mı ne. almam ben onu. ama siz kullanacaksanız, fıstığı soğanla birlikte kavurmanız lazım.

neyse işte bunları çevirdik mi bir güzel, bir bardak sıcak su hazırlayalım. içine iki küp şeker atalım, şekerli su olsun. sonra onu dökelim pirincin üstüne. kısalım altını, gerisi pilav gibi zaten. suyunu çekince dinlenecek filan. bu arada, şekeri suya atmak tamamen benim obsesyonum, bir numarası yok yani. küp şekeri öyle tek bir noktaya atınca sanki iyi karışmazmış gibi bir saplantım var.

biberleri açmamız lazım. isterseniz uma thurman'ın lucy liu'ya yaptığı gibi, kafanın üstünü direkt alabilirsiniz. ben öyle sevmiyorum. bıçağı dikine sokup çekirdek kısmını çıkarıyorum sadece. yine öyle yaptım.

dolmayı çiğden yaparken, pirince şişebileceği bir alan bırakmak adına, sebzeyi gevşek doldurmak lazım. yalnız bu sefer pirinç bir miktar pişmiş durumda, yani gevşekliğin lüzumu yok. bu tabii ki pirinci bibere presleyeceğimiz anlamına gelmiyor, ama çiğ gibi de düşünmeyin. sıkı olmamak kaydıyla, biberin tamamını doldurabiliriz.

üzerine biberin kendi kapağı takıldığı da oluyor ama bizim ev domates ekolünden. biberlerin üzerlerine kabuklu domates dilimleri kapatalım.

biberlerimiz tencerede dik ve sıkı dursun mutlaka, tencerede bir metrobüs ambiansı yaratalım. hepsini dizdikten sonra, üzerlerine mutlaka bir tabak kapatmalıyız. bunun açıklamasını bilmiyorum, annem o ağırlık olmazsa dolmanın dağılacağını söyler. ben de o riski alamadığım için tabağı hiç eksik bırakmam.

ekleyeceğimiz su, dolmaların yarısına gelmesin. çeyreğine kadar filan yeter bence, ben o kadar koydum. ama biraz da sızma zeytinyağı gezdirdim. bu arada yine yaparak öğrendiğim bir hata: dolmaya suyunu koyarken direkt tencereye koyun. döktüğünüz su dolmanın içine kaçmasın. o zaman suyun seviyesi hemen yükselmediği için ne kadar koyduğunuzu anlamıyorsunuz, sulu saçma bir yemek oluyor.

pişme süresi biberle alakalı. ben, kaynayınca sonra altını kısıp 20 dakika tuttum. annem 15-20 demişti, 15'te baktım biberin rengi halen çiğ bir yeşil, beş dakika daha durunca pişmiş gibi geldi. pişmiş de nitekim.

güzel böyle. afiyet olsun :)

6 Ocak 2014 Pazartesi

bir yemek yer miyiz tatlı kıs?

selam,

aralık ayı içinde mutfakta bayağı zaman geçirdim. arnavut ciğeriyle başladık, antakya hurmasından tatlı uydurduk, çorbamız zaten eksik olmadı, sıcak şarapsız evin bizden olmadığına karar verdik, boğazımız ağrıyınca minare gölgeli karışımlar kaynattık, köftelerin biri biterken öbürü başladı, krep içine muhammaralar sürükleyip patatesler ezdik... en son, evde paça kaynatıyordum. yani ziyadesiyle üretken bir aydı. aslında bunların çoğu her gün yapılan yemeklerdi, ama ben her gün evde olmadığım için... bildiğimiz zeytinyağlı pırasada "budur" denecek kıvama gelebilmenin, benim hayatımda haber değeri var. bu arada pırasa diyince; "ya bu kadar piştiği yeter, dinlenirken kıvama gelir zaten" tekniği pırasaya sökmüyormuş arkadaşlar. baktım olmamış, borcama aldığım pırasayı tekrar koydum tencereye az daha kaynattım, çok iyi oldu çok da güzel iyi oldu.

bu esnada iki mekan öğrendim, şimdi de asıl onları anlatmaya geldim.

birincisi hoşaf. geçenlerde tiramisuyu anlatırken bahsetmiştim, burak'ın yeni açtığı yer.

açıkçası, tanıdığın sevdiğin insanların yaptığı işler hakkında yazmak sıkıntılı bir iş. çünkü olağan nezaket ve yapıcılığın üzerine çıkman gerekiyor; yok eğer sen gerçekten o noktadaysan bu sefer de samimiyetin sorgulanıyor. siz sorgulayadurun, ben azcık hoşaf öveyim.

burak, aşçılık eğitimi almış bir arkadaş. yalnız, yemek yapmak adamın işi değil de var olma şekli resmen. bazen videolarını filan izliyorum, adam sanki profiterol yapmıyor da bardağa su dolduruyor, her şey o kadar basit görünüyor ki. e hadi sen de yap, n'oldu, tutturamadın mı? tutmuyor işte. o spatula herkesin elinde o kadar doğal durmuyor.

arkadaş da olsak, kendisinin yaptığı bir yemeği tatmamıştım henüz. mekana gidince ne yesem diye düşündüm, "şurada yemek yiyen kızlara sorayım mı" dedim, "sor" dedi.

- merhaba, afiyet olsun. ben ne yiyeceğime karar veremedim de, siz ne yiyorsunuz, memnun musunuz?
- ben mantı yiyorum ve çok güzel çok memnunum.
- ben de köfteyi çok beğendim.
- peki annenizin yaptığı gibi mi yoksa farklı bir şeyleri mi var?
- ben mantıyı annemin yaptığı gibi olduğu için beğendim.
- ben de köfteyi farklı buldum, hoşuma gitti.
- ben köfte alayım o halde, teşekkürler, tekrar afiyet olsun.
fotoğraf hoşaf'ın feysbuk'undan.

böylelikle köfteye karar verdikten sonra, açılışı ayvalı kerevizle yaptım. kerevizi ayvalı yapmak iyi fikirmiş, böyle şey gibi, limondan farklı, hoş ve kekre bir ekşimsiliği var ama tam ekşi değil gibi de. üzerine limon sıkmazsın o kerevizin çünkü o tat limon tadı değil. denemeniz lazım.

porsiyon bir zeytinyağlı için yeterli. zeytinyağlı diyince, genelde bizim zeytinyağlılar yağ içinde servis edilir ve içine şeker boca edilmiş olur. bu öyle değil, "yağ kaşıklama" durumu yok ve şekere mahkum olmuyorsunuz.

köfte ise, burak'ın "mükemmel köftenin tarifini buldum"  dediği ve gayet haklı olduğu bir eser olmuş. porsiyonda tek köfte var ama 180 gram. kalın ve büyük bir köfte görünce insan mutlu oluyor. tadı gerçekten değişik çünkü içinde süt var. köfteye süt koyulabileceğini burak'tan öğrendim ve sütlü köfteyi ilk kez yemiş oldum, tam anlamıyla pamuk gibi olmuş. (sonra evde kendim de yaptım, yüzde yüz çalışıyor.) belki siz de -benim gibi, "iyi de o zaman kıvamlandırmak için çok ekmek koyman gerekmiyor mu, tadı nasıl güzel oluyor bunun?" diye düşünebilirsiniz. fakat bu kaygıya hiç gerek yok, köfte güzel, konu kilit.

yanında patates püresi ve biraz yeşillikle servis ediliyor. püre de çok güzeldi bu arada, nasıl yaptığını bilmiyorum ama yediğim en iyi püreydi. tereyağı süt falan tamam da, ayol resmen "karbonhidratının" tadı farklı, ya patatesin cinsinden ya da adam bir şeyler yaptı ve ben bunu şu algımla düşünemiyorum.

yemeklerle ilgili en hoşuma giden şey, o kadar yiyip de kendini baygın hissetmemek. bir zeytinyağlı bir sıcak, iki kap yemek gerçekten iyi bir öğün. ama tabağımı silip süpürdükten sonra, çok rahat bir o kadar daha yiyebilirdim; çünkü en ufak bir şişme hissim yoktu. hoşaf'ta yemek insana kendini hafif hissettiriyor, "su içer" gibi.

mekanın kendisi de güzel. küçük bir yer, insana sıcaklık hissi veriyor. yalnız o uzun masa, kalabalık bir anda nasıl olur onu bilemiyorum. ben gittiğimde bizim dışımızda iki kişi vardı. (işte o fikir aldığım kızlar.) birkaç kişi daha olsa, müzik de olacağını düşünürsek... o halini ayrıca görmem lazım. yalnız bu aslında benim kişisel huysuzluğum, yakınımda birbirine karışan çok fazla ses olunca erör veren bir insanım. yani bu konuda beni ciddiye almayabilirsiniz. (peki barda filan neden öyle olmuyor benjamin? ahah alkol alınca aklım daha iyi çalışıyorsa demek ki.) (bi de ayrı masa daha iyi bir şey ya. algını yan tarafa kapatabiliyorsun.)

yeri de çok kolay, hemen anlatayım. karaköy kemeraltı'nda st. benoit var ya. işte onun hemen sağındaki revani sokak'tan çıkarı çıkın. sokak biter bitmez hoşaf'ı hemen solunuzda göreceksiniz. (lüleci hendek sokak oluyor yani.)

kendi yediklerimin bana verdiği yetkiye dayanarak, size oradaki her şeyi tavsiye edebilirim.

*
diğer mekan ise asmalı mescit dürümcüsü.

feysbuk'tan bu da.
geçenlerde o taraflardaydık, hangout'ta. böyle deyince de komik oldu, hayır arkadaşlar "takılmak" için vintage butiklere gidiyor değilim, orası kaan'ın bir arkadaşının ve biz de oraya uğramıştık. yeri gelmişken hangout da aklınızda olsun, vintage insanıysanız gidin bir bakın. istanbul'a dolaşmaya gelmişken boş dükkanı görüp orayı butik yapan birine ait orası, bence sırf bu hareket bile yeterince takdire şayan.

bu arada nasıl insanlardan bahsediyorum ben ya, burak "üniversiteleri" bırakıp aşçı oluyor, banu dolaşmaya çıkmışken butik açıp geliyor, kaan'a baksan yine bırakılmış okullar göreceksin... ben bu esnada doktora yapıyorum. acaba yapamadığımı yaptıkları için mi, etrafımda hep böyle insanlar oluyor? bunu düşüneyim. yalnız keşke düşünmeye şimdi başlamasaydım, yazı yazıyoruz şurada... neyse konuya dönmekte fayda var.

dürümcüyü bize banu önerdi. tünel'den aşağı inen merdivenler var ya, işte tam orada. orası da küçük yine, ama çok enteresan bir mekan, adeta bir paralel evren. my way üzeri love and marriage dinleyip modern times izlerken dürüm yiyorsunuz. bu arada ayranınız da bakır ibrikte geliyor.

türkçe menü adana urfa vs filan, bildiğimiz dürümcü menüsü. ingilizceleri ise meatball wrap olarak yazılmış ki daha doğru. yani ekmeğin içindekiler tane tane köfte değil de, adana şekli verilmiş köfte. neticede köfte.zaten giderken ben adana beklentisiyle gitmedim, o yüzden şaşırmış değilim. gelen şey tabii ki adana değildi ama güzeldi, gerçekten beğendim.
fotoğraf zomato'dan.

yemekten önce, zevkten adını sormayı unuttuğum bir ikram geldi. lavaşı ince ince doğrayıp kıtırdatmışlar, yanında patlıcanlı ve biberli ezmeyle birlikte getirdiler. gerçekten çok mutlu olarak yenen bir şey o, gidince göreceksiniz.

dürüm istedik biz. dürümün ekmeği, lavaşın ızgaraya konup yağ çektirilmiş hali. iyi fikir olmuş, ağır biraz ama lezzetli. gerçi kebabı direkt kuzu etinden yiyen bir adanalı olarak altı üstü yağlı ekmeğe ağır demiş olmam ironik gelebilir ama bunlar farklı şeyler. kuzunun ağırlığı bize olmaz.

dürümün içinde turp havuç filan gibi gereksizliklerin olmaması hoşuma gitti. et de düzgündü; bakın tekrar ediyorum konunun adana'yla alakası yok ama lezzetli bir dürümdü.

bu da zomato'dan.
limon istedim, geldi hemen. koskoca hacıoğlu'nun lahmacunun yanında limon vermeyerek müşteriye salata satmaya çalışması geldi aklıma. hiç yakışmayan hareketler bunlar. neyse ki dürümcü lobisi henüz bu hesaplara girmiş değil.

aslında dürümü biraz fazla bekledik ama yine de "servis başarısız" diyemiyorum. anında gelen çay, insanların ilgisi, nezaketi, istek ihtiyaç sormaları filan... güzel şeyler bunlar.

ben burayı sevdim çünkü enteresan buldum. dışarıdan bakınca bildiğimiz kafe-bar görünümünde bir yer çünkü; içindeki müzikler filmler filan bir dürümcü için değişik. oraya gidip ilginç tipler görmek olası. yani şöyle izah edeyim, oraya sırf alakasız şeylerin yan yana gelişini görmek için dahi gidebilirim.

iki adana dürüm + iki ayran için 29 lira verdik. bölgenin standardına göre makul bir fiyat. (adana'da bu fiyata iki kişi, kendilerine hazırlanan sofrada boğulur o ayrı.)

yani özetle, yiyelim yedirelim arkadaşlar. çünkü aman damak canım damak.

öperim,
göksun.

12 Aralık 2013 Perşembe

ay resmen tiramisu!

uuu beybi feci bir hareketlenme oldu bende... of biri beni durdursun, bu tiramisuyu borcamıyla ağzıma atacağım doktorum nerde...

tamam tamam sakince anlatıyorum.

ya ben tiramisuyu çok severim tamam mı. bunun hazır kek ve labneyle yapılmış törkiş stayla'sını da severim kabul ediyorum, fakat insanın canı daha "gerçek" bir şeyler de istiyor. onu da piyasada bulmak her zaman kolay değil. zira biliyorsunuz tiramisu aslında alkol gerektiren bir şey, o yüzden pastaneler 22'den sonra satmıyorlarmış diye duydum.

evde sırf bunun için sakladığım biraz baileys vardı. koca şişeyi ders çalışırken içtiğim kahveyle tükettim ama dibini tiramisuya bıraktım. on numara iş yapmışım.

tamam baileys var da, üç nal ve bir at? mesela bir de tarif bulsak? ama bunu google'a sormasak, çünkü ben nasıl güveneyim kimin nasıl yaptığına?

burak'a sordum, zira adam aşçı beyler. belki görmüşsünüzdür, okan bayülgen'in gece yiyen adamlarının xl olanı. bu arada burak yeni bir mekan açtı, hoşaf, galata tarafına giderseniz uğrayın. ben henüz gidemedim ama bu benim ayıbım. gidince orayı da yazarım.

iki tarif yazdı, fakat birini meslektaşına yazmış adeta... pastacı kremaları, yaprak jelatinler filan... olmazsa katı bir muhallebi de iş görür'ler... yahu ne muhallebisi, bir de onunla mı uğraşayım hacı naptın sen ya?

diğerini yaptım, o daha bir "yapılır" bir şey çünkü. çok güzel tarifmiş yalnız, hem kolay hem lezzetli. çok da "nokta atışı" vermiş ölçüsünü, yapan yazan eline sağlık.

bunun için iki paket kedidiline ve muhtemelen iki ayrı tepsiye ihtiyacınız olacak. bizimkinde öyle oldu, iki borcam dolusu tiramisu yapmış olduk. birini gömdük tabii derhal, diğerinden arkadaşlara da kısmet oldu. çok beğendiler sağolsunlar.

ha bir de, tarife geçmeden, kedidilini bim'den alın. çünkü migros'taki 5 küsür, bim'deki 1.95 lira. lezzet farkı yok, bundan emin olabilirsiniz. bizim tepsilerden biri migros biri bim, oradan biliyorum.

- toplamda 6 yumurta lazım.

bu 6 yumurtanın dört tanesini alalım, sarılarını ayrı beyazlarını ayrı koyalım. kalan ikisinin sarısını da mevcut sarılara ekleyelim, fakat bunların beyazları lazım değil. 6 sarı 4 beyaz yumurtamız olmalı.

- 6 sarıyı alıp 50 gram şekerle karıştıralım.

siz benim elli gram şekerimi nereden mi bileceksiniz? (şair burada "hani ya da benim elli de gram şekerim" demeyip ahmet kaya'ya selam ederek postmoderniteden yıkılıyor.) bu soru çok mantıklı. evde tanesi 30 gramdan xl'lar vardı, xl dediğim halley'in bim'de satılanı. onun iki tanesini bir çay tabağına, bir miktar şekeri diğer çay tabağına koyup minik bir terazi yaptım. şekerin eser miktarda daha az olması gerekiyordu, oldu da nitekim. malum, insanlık tüm inovatif gelişimini ihtiyaçlarına borçlu.

- "iki kat büyüyene kadar" karışması gerekiyor.

iki kat derken nasıl yani tam olarak? bu konuda hala bir fikrim yok. fakat yeterince uzun karıştırırsanız, şekerin eridiğini ve karışımın daha koyu, böyle bir daha kabarık, ne bileyim "başka bir şey" olduğunu görüyorsunuz. işte onu görene kadar çırpmaya devam. yorulduğum noktada elektrikli çırpıcıya döndüğüm doğrudur. (çırparken kafama ne eserse onu kullandım. biraz çırpma teli, "ay bu çok büyük, sıkıldım bundan" dediğim yerde çatal.)

- "yarım kilo mascarpone peynirini üç defada ekle. karıştıra karıştıra."

öncelikle mascarpone dediğimiz peynir bildiğimiz migros'larda var. kaşar peynirlerinin oraya bakın, lacivert ve silindirik kutusunu göreceksiniz. hep görüyorum fakat bu seferlik yoktu, şarküteriden aldım. kutusu 12 lira.

üçe bölüp karıştırmak mantıklı görünüyor tamam da, anam bu mascarpone ne sert şeymiş? bunun yarım kilosunun üçte birini ben nasıl edeyim de çocuktan bozma bileklerimle yedireyim yımırtaya? burak bunu kendine dedi zaar, adamın boyu iki metre eni üç basamaklı.

kaşık kaşık aldım yedire yedire karıştırdım. ama bunu yaparken ömrümden ömür gitti. karışmıyor abi, çırp allah çırp. allahtan kaan vardı o karıştırdı kısmen, yine aralarda elektrikten faydalandık tabii ki.

ha bu arada, aldığımız mascarpone meğer 500 değil 350 gramlıkmış. o an fark ettiğimiz iyi oldu gerçekten. aradaki 150 gram için bir kutu daha alamayacaktım, onun yerine 150 gram labne kullandık. olur o kadar hile. (dış ses: "labne kullandık derken? sanki o peynir o evde zaten varmış gibi, ya da o an o ev halinden çıkıp markete kendiniz gitmişsiniz gibi konuşmayın sayın bağyan, ayıboluyor.")

baktım bu peynir çırpma işini ben beceremeyeceğim, sonlarda artık tamamen kaan'a yıkarak beyazlarla ilgilenmeye başladım. (gerçi dürüst olmak gerekirse bununla da kısmen kaan ilgilendi :/ )

- dört beyaza yine bir elli gram toz şeker ekleyip bu sefer bunu iyice çırpıyoruz.

"katılaşana kadar" deniyor ama katılaşmak? hmm... katılaşmadı? karıştı iyice, koyulaştı belki ama katılaşmak bu deyil. olsun, tamam bence.

- yumurtalı bu iki karışımı birbirine karıştır. evet tamam.

- 50 60 ml baileys ekle. (ben pi'yi 60 aldım direkt.)

- koyu ama şekerli bir kahve hazırla.

ne kadar? ya sen hazırla işte, olmadı kalanını içersin. iki kupa yap mesela. ama buna iki kupalık değil rahat bir dört kupalık (yani tatlı kaşığı) kahve koymalısın. bu bir damak tadı meselesi, biz kahvesini ölçmedik ama rahat 4-5 dolu tatlı kaşığı olmuştur. sert oldu. nitekim öyle de olmalı, çünkü aslında espressoyla yapılması gereken bir şey bu. sen kalkıp bildiğin jacobs monarch'la yapıyorsan o kahveye acımayacaksın.

tabii şekerle yumuşayacak, onu da yine fazla koy. mesela ben hazır kahveyi sade içiyorum, o karışım bana göre bal gibi bir şey olmuştu. ama yine söylüyorum, takdir sizin, buna tadına baka baka o an karar vermek lazım.

bir de yine burada da baileys girmeli devreye, ben bir 60 ml de burada ekledim. yine olsa yine yaparım.

- kedidillerini o karışıma batır çıkar. evet gerçekten sadece batır çıkar, aksi takdirde çaya girmiş bisküvi gibi dağılır.

- tepsiye/borcama diz. üzerlerine kremayı sıva. (paketin hepsini tek kat yapamıyorsan yarısını yap bari ki, ikinci katı tam çıkabilesin.)

evet bebeyim yap bunu. ikinci katı çıkacaksan, ilk katı bitirdikten sonra üzerlerine kahveli kakao serp.

- ikinci katı çık. eğer kedidili ve krema bittikten sonra elinde hala "batırma kahvesi" varsa, bunu ister kedidillerinin üzerine dök, ister "ay çogzel oldu bu ya dayanamicam" deyip iç.

- ver kremayı. ver üzerine yine kahveli kakaoyu. koy dolaba soğusun. birkaç saat dursun işte, ne kadar dayanabiliyorsan.

ya var ya... bundan iyisini direkt italya'da yemiştim. kesin bilgi.

bir dahaki sefere baileys yerine grappa'lı bir kahve kreması deneyeceğim. bence o da çok şahane olacak.

az bi baileys kaldı hala, onu da browniye karıştırmak niyetindeyim kısmetse. gerçi düşününce aklım çok kesmedi onu, fırına girecek sonuçta, fırında alkol mu kalır ayol? bunu bir düşüneyim.

öperim,
göksun.

12 Kasım 2013 Salı

bir tez konusu olarak kuzu haşlama

selam arkadaşlar,

dün gece erdal'la konuşurken biraz dert yandım, "saçma sapan bir dönemin içindeyim" diyerek. hakikaten de öyle, yapmam gerek aşırı çok şey var ama ben hepsinden kaçıp hiçbir şey yapmıyorum. yapacağım zaman da gerekli şeylere hiç dokunmayıp gidip kuzu haşlıyorum. dün yaptığım gibi.

erdal sağolsun, "ilk defa bu kadar çok bölündüğün bir döneme girdin. bundan önce senin için hayat iş, gezme tozma ve kadıköy'dü. birden dağılmış olman normal. geçecektir." filan diyerek güzel konuştu. haklı görünüyor bence, yani benim işime gelen onun haklı olması. yoksa tez konusu olarak "haşlamada kuzu etinin olası etkileri" filan gibi bir şey seçmem gerekecek.

o halde size, serçe parmağımı dahi oynatamadığım bir günün sonunda gelen enerji patlamasından doğan kuzu haşlamayı ve bulgur pilavını anlatayım.

- bir parça gerdan
- bir orta boy kuru soğan (isterseniz bunun yerine birkaç arpacık soğan da kullanılabilir.)
- iki sap taze soğan (evdeki soğan demetini bitirmek zorunda olduğum için kullandım ama bence güzel oldu.)
- irice bir patates (insan gibi iri yalnız, kumpir gibi değil.)
- iki havuç - dediğime bakmayın ben onun yarısını doğrarken yedim aslında. hep öyle oluyor.
- bir sürü sarımsak (ben iki diş koydum, neden o kadar az koyduysam deli gibi.)
- tereyağ
- tuz karabiber vs. (tane karabiber varsa çok daha iyi olur, ben almayı unuttum.)

gerdan yerine incik de kullanabilirsiniz. ben aslında incik peşindeydim, fakat aralarında 10 lira kadar fark var. gerdan aldım tabii.

öncelikle kettle'e su koyalım o ısınadursun. 1.2 litreyi gösteriyordu, neredeyse 1'ini kullanmışımdır ben onun.

aldım eti, ikiye üçe filan böldüm. biraz hunharca. iri kalacak, takdir edersiniz ki.
o arada, tencerede bir miktar tereyağ erittim. ölçmedim ama cimri de davranmadım, normal pilava koyduğumdan biraz daha fazla koydum.
etleri kızgın tereyağında çevirdim biraz.
sonnracıma, üzerine verdim suyu.
içine kuru soğanı attım, sadece dörde bölerek. artı tabii sarımsaklar.

kaynayınca altını kıs, üstüne tuz.

onu öyle bırak. bir yarım saat filan kaynasın.

o arada havuçları patatesleri doğrayalım. haşlamada bunlar hep iri oluyor biliyorsunuz, artık nasıl seviyorsanız öyle doğrayın. o yarım saatten sonra önce havuçları atmalıyız. herhalde 15 dakika filan da öyle kaynayacak malzeme. akabinde patates ve taze soğan. patatesler olana kadar kaynamaya devam.

karabiberi ne ara attım hatırlamıyorum, biraz da kekik gezdirdim. şahane oldu. ama sarımsağı çok daha fazla olmalıymış, neden azcık koyduysam. siz öyle yapmayın.

pilava gelince... bulgur pilavının bir olayı yok aslında, fakat bu sefer farklı bir sırayla kavurdum. elim soğan+biber - domates - bulgur sırasına alışık ama bence o sırada "eksik bir şey var." bulgur kavrulmuyor gibi geliyor, o da hoşuma gitmiyor. hem bu sefer -yine dolaptakini bitirmek maksatlı- taze soğan kullanmalıydım, taze soğanın kavrulmasına karşıyım. domatesi de her zaman doğrarım fakat bu kez rendelemek istedim. neyse konuya dönersek,

bulgur pilavına en çok zeytinyağının yakıştığını düşünüyorum. pilavı uzun kavurmak gerektiği için, kızgın zeytinyağında önce onu kavurmaya başladım. (bir su bardağı + iyice yıkanmış.)

arada bir yerde biber attım üzerine, beraber çevirdim. açıkçası biberin ne kadar kavrulması gerektiğini bilmiyorum ama bunu çok da umursamıyorum, neticede diri kalmıyor. zaten biberden hoşlanmam, sadece yemeğin içinde yiyebildiğim için kullanıyorum hep.

bulgur artık rengini tamamen değiştirince, doğranmış iki sap taze soğanı iki küçük domatesin rendesini ekledim üzerine. aslında iki "orta boy" domates rendesi o ama ben yine yedim tabii ki. yemekte kullanacağım malzemeyi her zaman fazla alırım çünkü ben onu yerim. bu hep böyle olmuştur.

domatesle bulguru hemhal ettikten sonra ver suyu. tam bire iki değil, çünkü domates koyduk. 1 + 1'den iki parmak az gibi bir şey. 1+1.5 mu acaba? yok değil, ikisinin arası. ay anladın sen, santimiyle mi ölçseydik kuzum?

suyla beraber buna da yine 1-2 diş sarımsak. tuz. karabiber. ve kesssinlikle kimyon. çünkü bulgur kimyonsuz düşünülmemeli. (ayrıca mercimek ve kuru fasulye. allah'ın adını verdim deneyin.)

kaynayınca bunun altını da kısıyoruz. suyunu çekince kapatıp, tencereyle kapak arasına kağıt havlu filan koyuyoruz. bir süre demleniyor pilav.

yanına da turşu lazım bunun. bu seneki turşunun sirkesi gereksiz baskın olmuş. geçen sene de sarımsağı çok baskın olmuştu, seneye allah kerim.

evernote "eve gidince şunu dene" notlarıyla dolu ama ne ara ne olacak hiçbir fikrim yok. hayırlısı.

afiyet,
göksun.





29 Ekim 2013 Salı

pesto soslu hamburger köftesi

selam arkadaşlar, yeni bir "pazarlama başarısı" ile daha karşınızdayız.

bu asortik yemekler vallahi çok kolay. bir ara " 'kızarmış et ve haşlanmış hamur" deyince bir etkisi olmuyor. ama 'medium-rare steak ve tortellini' deyince uuu... " yazmıştım ve hala arkasındayım bunun. mesela biraz önce çok güzel bir pesto sos hazırladım ama umrumda değil, nitekim dolma konusunda hala bir annem değilim. konu kilit.

bugün yediğimiz, pesto soslu hamburger köftesi. bunların ikisini de ilk defa yaptığım için, halden anlayan biri olarak "ilk defa yapanlara göre" anlatayım. yalnız maalesef hala ölçü kullanmıyorum, artık göz kararınız size kalmış.

hamburger köftesine ekmektir yumurtadır filan karıştırmıyoruz arkadaşlar. kıymayı ona göre düşünün. ben 125 gr. kıymadan yaptım, çünkü yarım kiloluk kıymayı dörde bölerek dondurmuştum. daha azı da zaten herhalde kokumluk filan olurdu ancak.

bu kıymaya sadece tuz ve karabiber ekleyeceğiz. fakat ben kimyon hastası bir insan olduğum için biraz ondan da koydum, çok da güzel oldu. salça koymamayı düşündüm, çünkü salçalı köfte üzerine fesleğenli sos pek uygun gelmedi. fakat yine de, o çiğ et rengi bana çok anlamsız geldiği için, dayanamayıp bir çay kaşığı biber salçası da koydum. miktarına bakıp "iyi ki koymuşsun..." demeyin, benimki tamamen psikolojik. renk var mı, var. fesleğeni bozuyor mu, hayır. tam bir win-win değil mi sizce de?

"peki bu kıyma nasıl dağılmayacak o zaman?" dediğinizi duyar gibiyim. zira benim bilemediğim de tam olarak buydu. fakat sordum öğrendim, çok uzun yoğurmak gerekiyormuş. ulaş'la konuşuyorduk, "bi 15 dakika filan yoğur onu" dedi. (bu arada pesto aklını ve tarifini de ulaş'tan aldım, yoksa ben daha beşamele yakın bir şeyler uyduracaktım.)

"on beş dakika nedir arkadaş" diyorsanız, buyrun size on numara akıl: bilgisayarın başına geçip bir the big bang theory bölümü açtım, 20 dakikalık. koltukta otururken bir yandan izledim bir yandan yoğurdum.

o iş bitince, kıymayı bir köşede bekletip sosu hazırladım. bunun için, yaprağı ıspanak gibi kocaman kocaman olan fesleğenlerden almalısınız. dört sap kullandım ben, bir köfteye yeter diyerek. tabii yapraklar da önemli; gidip saksıda yetişen fesleğenden almayın.

iki diş de sarımsak soydum. önce bunları bir robotladım güzelce. akabinde parmesan rendeledim ama eski kaşar da yakışacaktır. zaten parmasen benim evde sık bulunacak bir malzeme değil, bundan önce hep eski kaşar kullanırdım ve bundan sonra da öyle yapacağım.

sonra, bu karışıma sızma zeytinyağı ekledim. tuzunu karabiberini de attım üstüne. artık daha ince çalışmak gerektiği için, robot yerine blender'a geçtim. yaptığım karışım yeşil bir bulamaç haline gelip köftesini beklemeye başladı.

gerisi malum, işimiz artık kıymayı kalın ve yassı bir köfte haline getirip kızartmaktan ibaret. ben eti o kadar pişmiş sevmediğim için, köfteyi de o kadar ince yapmadım. tavayı tereyağı ile ıslattım, köftenin her iki tarafı da kızarınca aldım ocaktan.

üzerine kenarda bekleyen pesto sosu... yanında üç renkli spagetti... ooooh mis.

bu sosa fesleğenin yanında taze soğan yaprağı veya taze nane de yakışır bence. yalnız dikkat, birinden birini kullanalım. yok ikisini birden kullanacaksak, artık o pestoluktan çıkıp başka bir şey olur, onu ayrıca değerlendiririz.

öperim,
göksun.

20 Ekim 2013 Pazar

eve dönüşü kuzuyla kutlayan adanalı.

iki haftadır evimde değildim, kendi uyduruk hayatımı özledim ayol. eve dün gece 12'ye doğru gelebilmiş olmama rağmen, ilk iş olarak çantamı atıp derhal bizim oraya koştum. fakat niyetim arkadaşlara takılıp kalmak değil de, onları bir görüp sonra evime gelip kapılara filan sarılmaktı. olmadı, zira hiçbiri yoktu. ben de eve geldim, aman allah'ım, o yorgunluğa rağmen sabah neredeyse 8'e kadar yatmadım yahu. sekiz diyorum. gece eve geldiğimde zaten 24 saatten uzun bir süredir yoldaydım ama ne gam; tv izledim, fotoğraflara baktım, bailey's içtim, acıkınca gece 3'te makarna yaptım, akabinde çay demledim, tabii her şeyden önce bir saat filan duşta kaldım... "evdeydim" yani, özleyen için muhteşem bir şey bu. iyi ki de uyumamışım, çok iyi oldu çok da güzel iyi oldu.

bu akşam ise evde oluşumu kutlamam gerekiyordu. yalnız bu kutlamanın fotoğrafını sunamayacağım, zira eti tavaya alırken tipini bozdum biraz.

bu akşam kendi uydurduğum bir sosla süslenmiş kuzu beyti ve yanında şehriye pilavı yiyoruz - şehriyeli pilav değil. bu tabağa bozcaada'dan aldığım çamlıbağ karalahna 2010 eşlik ediyor. bu arada evi şarap cenneti yaptım resmen, bir süre ayık yatamayacağım zannımca.

et kısmı bildiğimiz gibi. iyice ısınmış tavada etin yüzeylerini azıcık tutup, içerisinin pembeliği bozulmadan ateşten alıyoruz. bunun bir numarası yok. yalnız ben hala tavaya atmadan önce bir zeytinyağlıyorum, bence iyi oluyor. tavsiye ederim. ha şeklini bozma kısmını da açıklayayım; beyti malum, yuvarlatılmış ve kürdanla tutturulmuş bir malzeme. çevresinde ince katmanlar var. işte ben o katmanları bozdum, o yüzden güzel görünmedi.

şehriye pilavı burak'ın fikriydi, iyi de fikirmiş. ilk defa yaptım, zaten normal bildiğimiz pilav gibi yapılıyor. aynı ölçü; yani bir bardak bulgur, pirinç ya da şehriyeye iki bardak su. bir türlü tutturamayanlar için, kendi tutturamayışımın sebebi belki aydınlatıcı olur: çok kavurmak lazım arkadaşlar. ben bunu eksik yaptığımdan çok uzun bir süre pilav yapmayı beceremediğimi sandım ve bunalıma girdim. meğer ateşin başında az daha sıkılıp tam kavurunca, yani bütün malzemenin rengi dönene kadar direnince oluyormuş. biliyorum çok sıkıcı ve sıcaklatıcı, ama maalesef gereken bu. (yalnız ben pilavı sıcak suyla ya da malzemeyi sıcak suda bekleterek yapmadığım için o kullanımları bilmiyorum.)

sos kısmı ise uydurma oldu biraz. elimizdeki veriler:

- sarımsak ve baharat seviyoruz.
- hardal ve köri sevmiyoruz.

o halde, iri ve dövülmüş bir diş sarımsağı tereyağında kavurup, içine kekik, pul biber, karabiber, fesleğen ve kimyon karıştırabiliriz. sonra üzerine azar azar ve karıştırarak krema ekleyip, karışımı bu şekilde kaynatabiliriz. koyduğum kremayı ölçmedim ama yarım kutu kadar olduğunu tahmin ediyorum. miktarı tamamen ete göre ve göz kararı belirledim. et çok azdı, o yüzden sos da az oldu.

yalnız kremayı azar azar ve karıştırarak eklemek önemli, aksi takdirde kesilip top top olabilir.

bir de dikkat edin, eğer sarımsağı döverken tuzluyorsanız, sosa ayrıca tuz koymayın. ben unutup zaten tuzlu olan sosa bir daha tuz ekledim, fazla oldu tabii.

ama çok leziz oldu. ciddiyim. oha hem sarımsak hem baharat. üstelik etin üzerinde. of düşünmesi bile mutlu ediyor.

şu an yemekten kalktım, kalan şarabı üzerine kahve serpilmiş elma ve edward scissorhands eşliğinde tüketmenin peşindeyim.

afiyetler olsun. :)

21 Eylül 2013 Cumartesi

peynir ve şarap, fakat konsept biraz farklı.

ashahshahshd ay selam ben yine şarap içtim <3 ama bu sefer yarım şişe. kalanını yarın şeyapayım diyorum. daha ekonomik. zaten sırf bu ekonomi sebebiyle gittim tellibağ aldım; ama fena değilmiş. alınır.

bu sıralar yeniden bunalım takılmaya başlayacak gibiyim. bir süredir aşırı aktif ve "sokaktayım," fakat artık yoruldum ve sıkıldım. zaten artık evde tek olmanın keyfine varmaya da başladım malum, hazır bunalıyorken evde takılayım diyorum.

daha geçen gün, diğer blog'da "ben yalnız ve evde içmem" demiştim. o zaman öyleydi. buradaki "evde tek başına" teması o yazıdan sonra çıktı. fakat düşününce, aslında çok mantıklı bir tema bu. çünkü linkteki yazıda, "evde içmiyorum çünkü bu kafayı bir de alkollüyken yaşadığını düşünsene" demiştim ama işte, o kafayı alkollüyken yaşamamanın yolunu buldum. film izlerken içince son derece güzel oluyorsun. düşünsene, hem film izliyorsun, hem yemek yapmışsın, hem de bir şeyler içiyorsun. acayip zevkli üç şey bir arada. şahane değil mi sizce de?

bugün kendime tavuk pişirdim, ama yanına beyaz değil kırmızı şarap uygun gördüm. beyaz şaraptan hoşlanmıyorum, beyazla beyaz - kırmızıyla kırmızı gibi kurallara da inanmıyorum.

menümüzde peynir soslu tavuk pirzola ve peynirli patates köftesi var. bu peynirler parmesan değil çünkü gereksiz pahalı şeyleri almaktan hoşlanmıyorum, param olsa bile. kazıklanmışlık hissi güzel değil. kurban bayramında italya'ya gideceğim, parmesanımı oradan alırım efendi gibi. peynirle şarap konseptini çok yanlış anlamışsam demek ki.

ilk önce, patatesi haşlamaya koyalım ki tavuk pişene kadar haşlanmış olsun. isterseniz soyup öyle haşlayabilirsiniz, daha çabuk olur. ben soymadım ama ikiye bölerek koydum tencereye. yalnız açgözlü olmamak lazım, ben iki patates haşladım ama çok olduğunu görünce yarısını yapmadan dolaba attım tabii ki.

patatesler haşlanırken tavuğumuzu alıp teflon tavada ağzı kapalı olarak pişirmeye başlayalım. hiçbir şey eklemeden. tavuğun suyu çıkınca altını kısıyoruz tabii ki, birden yanmasın hayvan.

tavuk oladururken peynirli sosu hazırlayalım.

peynir olarak aklımda ilk eski kaşar vardı. fakat tuna bana izmir tulumunu önerdi ki bu öneriyi sanırım önceden de duymuştum. kimden olduğunu hatırlamıyorum. neyse özetle, gittim hem izmir tulumu hem de eski kaşar aldım. bu iki peynirden birer kibrit kutusu kadarını alıp rondoladım. gördüm ki, aslında eski kaşar daha uygunmuş. daha güzel toz halini alıyor çünkü, lapalaşmıyor. o yüzden eski kaşarı daha fazla oldu.

peynirin az bir kısmını patates için ayırıp kalan kısmına zeytinyağı ekledim. ölçmedim ne kadar olduğunu ama normal sulu yemek yapar gibi düşünün, en az o kadar koydum işte. sonra kimyon, kekik, fesleğen, pul biber, kara biber ve tuz da serpiştirdim. onu öööyle bi karıştırdım güzelce. iki diş de sarımsak dövdüm, karıştırdım o sosa, mis gibi oldu. bu arada, sarımsağı döverken havana biraz tuz serpin. öyle daha güzel dövülüyor.

şimdi bundan gerisi, sizin zamanı ayarlamanıza kalmış. şu an ocağın birinde patates haşlanırken diğerinde tavuk suyunu çekiyor, hangisi önce olacak da diğerinin muamelesinin bitmesini bekleyecek, orası muamma. ben ikisini de anlatayım, siz artık ayarlarsınız.

mesela tavuklar çekti mi suyunu arkadaşım? kapat onun altını. pirzolaları teker teker, al peynirli sosun olduğu tabağa. bula sağını solunu. her iki tarafında da peynir olacak şekilde tekrar tencereye aktar. tüm parçalara bunu yap, tabakta kalan peyniri sonra üstlerine paylaştır. ortaya yakın bir ateşte pişedursun.

derken patatese mi geldi sıra? onu püre yapman lazım. malum, püre tereyağ ve sütle yapılan bir şey. istersen öyle yap, istersen benim gibi krema kullan. yalnız dikkat et, bildiğimiz püre kıvamı bu iş için fazla "kıvamsız" oluyor. kremasını ya da tereyağlı sütünü ona göre kullan - daha az koy yani. püre yapmıyoruz, köfte olacak bu. derken ayırmış olduğun peyniri ekle, iyicene bir karıştır bunları. sonra bu patates-peynir karışımını küçük köfteler haline getir. önce başka bir kasede çırpmış olduğun yumurtaya, akabinde de galeta ununa batır. kızgın yağa göm. hemencecik oluyor zaten, diğer tarafını da bir kızdırırsa tamamdır.

köfteler oldu, tavuklar pişti, şarabımız da var, film güzel, afiyet olsun :)

ah filmden bahsetmedim... bu akşam "a glimpse inside the mind of charles swan III" filmini izledim. türkiye'de "erkek aklı" olarak gösterime girmiş ve ekşi sözlük'ün bildirdiğine göre sadece iki kişi izlemiş. imdb notu 4.7 ama bence kesinlikle daha fazlasını hak ediyor. charlie sheen'in oynadığı bir filmden ağır felsefe beklemek zaten anlamsız; fakat eğer aşk acısı çeken bir charlie harper peşindeyseniz bu filmi görmeniz gerekiyor.

"mutluluğa en yakın olabileceğim duygu arzu."

erkek kafası daha güzel nasıl özetlenebilir ki? :) - bu konuyu yazmazsaolecek'te yazmayı planlıyorum ama muhtemelen biraz sonra uyurum.

afiyet olsun ve iyi seyirler,
göksun.