15 Eylül 2013 Pazar

plastik mermi soslu kuzu şeysi

ya arkadaşlar kafam güzel biraz kusura bakmazsanız. fazla darmadağın bir yazı olabilir bu.

bugünü ev günü ilan ettim tamam mı, kışlık konserve işleriyle uğraşıp akabinde bi ton dergi-kitap filan okuyacağım hesapta. gittim iki milyon tane dergi aldım, allah bilir ne zaman okunacak. sonra migros'a gittim. turşuluk malzemeyi doldurdum, ama onun tarifini önceden verdiğim için burada anlatmayacağım. kendime ne pişirsem diye düşünürken aklıma ilk olarak her zamanki gibi patlıcanlı-etli şeyler geldi. sonra baktım, kuzu kuşbaşıyla külbastının fiyatı aynıymış. külbastı olsun o zaman dedim, madem bir pazarımız var onu da layıkıyla geçirelim.

yeri gelmişken, kuzu yiyelim arkadaşlar. dana ne ya saman gibi. (gerçi geçen akşam göztepe vino'da on numara bi dana lokum yedim o ayrı. ama üç gram ete o kadar para verdik, güzel olmasa yıkardım o gezegeni zaten.)

bu arada, şu an moda'da plastik mermiler konuşuyor. ben bu esnada evde şarap içiyorum. bakın hatırlarsanız baştan söyledim, kafam güzel, bu yazı dağınık olacak ve siz kusura bakmayacaksınız. bu hatırlatmaya güvenerek konuyu dağıtıyor ve diyorum ki, evde yaşadığımız mini hazlardan utandıran şu dünyanın şirazesini öpeyim. evinde yemek yiyip film izleyen insanım abi ben, yaşantım bundan ibaret, neden beni bu kadarcık hayattan utandırıyorsun? neden ben şu iki yudum yüzünden vicdan azabı çekmek, "ne işim var benim evde, ama bu kafayla da çıkılmaz ki, allah benim tepemden baksın e mi" demek zorundayım? kahrolsun bağzı şeyler, yerin dibini görsün hala derdimizi anlamayanlar. kendinden ayırmadıkların tarafından yanlış anlaşılmak ne kadar derin bir yalnızlık, bunu hiç düşündün mü? allah düşündürmesin kardeşim.

konuya dönecek olursak...

biliyorsunuz burada bir "bekar ve tembel" teması var. işten yorgun gelen insanın zahmet etmeyen hazırlayabileceği şeylerden bahsediyorum özetle. fakat bir de, evde zamanım ve keyfim varken yaptığım başka şeyler var ki, "evde yaşanan mini haz" dedikleri öyle şeyler işte. tamamen sahte şekerden ibaret saçma sapan soğuk kimyasallar değil. onları da "evde tek başına" olarak serileştirmeye karar verdim.

şimdi... gittiniz migros'a, baktınız ki kuzunun külbastısı güzel görünüyor. aldınız onu. dursun bi köşede, hemen ona girişmiyoruz.

çünkü daha patatesimiz ve patlıcanımız var.

şimdi aslında bunlar fırın gerektiren şeyler ama benim fırınım ısrarla yok tamam mı, o yüzden çok tatlı alternatif yöntemler geliştirdim. aldık bir patatesi mesela, alüminyum folyoya sarıp ocağın üzerine koyduk. direkt ocağın üzerine ama, arada bir şey olmaksızın. orta ateşte duradursun o, hiç acelesi yok. kalsın öyle.

yan ocakta, bu sefer bir adet bostan patlıcanı yine folyoya sarıp ocağın üzerine koymuş olalım. bu sefer dakika tutmadım ama önceden tutmuşluğum var, her tarafını beşer dakika ateşte tutmak yetiyor. bostan patlıcanını büyük görünce "öeh" demeyin yalnız, yarısı çekirdek onun zaten. nerede eski patlıcanlar kuzum.

patlıcanın o beş dakikaları geçerken, bir ufak domates, bir sap taze soğan, iki dal nane ve istersek iki üç dal maydonozu (ama ben istemedim) doğrayaduralım. bunları bir kaba alıp, bu arada patlıcan hala ocakta, bir adet kırmızı kapya biberi folyolayıp diğer ocağa alalım. onu öyle her yanını beşer dakika tutmaya filan gerek yok, her tarafını ateşe bir iki dakika tutunca bile olur. olunca alıp onu da doğrayalım salatanın içine - ama isterseniz en sonra bırakıp üzerini kaplamak için de kullanabilirsiniz. bu sizin dekorasyon duygunuzla alakalı. ben homojen salatalardan hoşlandığım için her şeyi birlikte doğramayı tercih ediyorum. acaba "stabilite" insanı mıyım? ahah ben mi ayol? yoo hiç değilim aslında. bu "salatada homojenize olma" takıntımı biraz düşüneyim ben, dünyaya salata tercihlerim üzerinden bir anlam vereyim çünkü en mantıklısı bu. hıhım.

özetle böyle oldu. evde iki şarap daha var ama
gittim yenisini aldım.
çünkü onları yalnız değilken almıştım,
yalnız içmek istemedim.
derken patlıcan da olduysa madem, kabuğu hemen çıkıverecek zaten, onu da doğrayıp kasenin içine ekleştirelim. üzerine zeytinyağı-tuz-limon, oh mis.

yalnız patates hala olmuş değil dikkat edersen. dakika tutmadım keşke tutsaydım, fakat ara ara çevirmek kaydıyla yarım saatten fazla kalmıştır o. folyo bir noktada yarılıyor, o yarıktan bıçak soktum ara sıra, "hmm yumuşamış, taam o zaman" diyene kadar çevirmeye devam ettim. haşlama yapar gibi düşünün, tabii o kadar yumuşak olmasını beklemek sabır ve "beklenti" meselesi ama ben sabırsız bir insanım.

neyse, patates için "tamam herhalde" deyince aldım onu da. kabuğunu soymadan, boyuna ikiye ayırdım. evde dilimli kaşar vardı, patates yarımlarının üzerine yarım dilim kaşar koydum. üzerine fesleğen, kekik, pul biber ve kimyon serptim azar azar. sonra onları bir teflon tavaya alıp, yağ koymayıp, kapağını da kapatıp, orta ateşe koyuverdim. (küçük ocağın değil, orta ocağın orta ateşine.)

o esnada sıra ete geldi nihayet. ilk iş, tavanın altını açtım o ısınadurmaya başladı.

bir adam var ya, yutup'ta bir sürü videosu var, acayip pasaklı ama bir o kadar da yakışıklı ve becerikli. james? jamie? oliver? - adı her neyse, işte öyle bir adam, neticede yemek yapıyor ve yakışıklı. o adamdan kalmış aklımda, eti zeytinyağlayıp ve tuzlayıp pişirmek. aslında kuzu yeteri kadar yağlı bir ettir fakat zeytinyağı fikri hoşuma gitmiştir her zaman. külbastıların (iki parça) her iki tarafını da önce tuzlayıp sonra azcık zeytinyağladım. zaten azcık tutunca oluyor, tabii siz yerili usûl "çok pişmiş" sevmiyorsanız. eti çok pişirmeyin arkadaş, kuruyup anlamsızlaşıyor. çok uzatmamak lazım hiçbir şeyi. tadında bırak, neyse o olarak kalsın. uzatınca artık başka bir şey haline geliyor, sen aslında kendi yarattığın şeyi seviyor oluyorsun ama bunun farkına bile varamıyorsun. o yüzden, uzatma birader, neyse o.

ne diyorduk ya, ha et oldu değil mi... o arada patatesin kaşarı da yeterince eridi. aslında tam dilim tabii ki daha iyi olur ama ne bileyim, şimdi akar tencereye yapışır filan, uğraşmak istemedim. ondan yani, yoksa tembel insan değilseniz daha çok kaşar koyun tabii.

sonra işte onları aldım, tepsiye koydum, salona getirdim. muson düğünü'nü uzun zamandır izlemek istiyordum, onu açtım karşıma. filmden beklentim daha yüksekti açıkçası. beni gerçekten duygulandıran tek bir sahne oldu ama onu söylersem spoiler olur şimdi. izleyince anlarsınız. anlamayanlar eqlemesin. (ipucu: köprü üzerinde filan mesela...)

çok tatlı bir akşam olurdu aslında da, plastik mermi yemeseydik iyiydi. şimdi bunlara tepki gösterince sen kötü-düşüncesiz-gaza gelen-cahil oluyorsun ya, işte ben ona dayanamıyorum asıl.

olmaz ama, eğer bir gün herhangi bir yerde "iktidar sahibi" olursam, o gün benim yanımda olmayın hacı. hiçbirinizi tanımayacağım çünkü, "üç gün önce neredeydin şerefsiz" diyerekten yanımda kimseyi istemeyeceğim. ama zaten muhtemelen bu yüzden, hiçbir zaman iktidar sahibi olamayacağım. ahah bu çok ironik değil mi? neyse özetle, şerefine panpa. ben şarabımı yine içiyorum hamdolsun, ama sen tiksinilmekten kurtulamayacaksın.

afiyetler,
göksun.

9 Eylül 2013 Pazartesi

inciraltı'nda islim kebaplı edith piaf

(dikkat dikkat, spoiler veriyorum! yazının sonunda edith piaf'ı andım, ilk baştaki patlıcan meselesiyle çok uygun düşmüyor ama bence siz yine de okurken şunu bir dinleyin: http://www.youtube.com/watch?v=arE9tIculcA - 
buyrun bu da tercümesi https://eksisozluk.com/entry/4655220)

ya ben burayı çok fazla boşladım, hiçbir şey yapmadığım için. sabah bir merak ettim, acaba hala giren çıkan var mı diye; yine bayağı iyi durumdaymışız. diğer bloglarda o kadar hukuk o kadar varoluş kasıyorum ipleyen yok, buradaki ıslak kek tarifi tam 19955 kere tıklanmış. insanın işi gücü bırakıp yemek yapası geliyor. dur bir ara bunun bunalımına da gireyim ben.

burada olmadığım zamanlarda elbette ki bir şeyler uydurmaya devam ettim ama mutfak şevkim kırıldı bir kere. geçenlerde dolma yapmıştım mesela, altı üstü sekiz parça kabak, arkadaş üç gün onu yedim ben. öyle şevklenme mi olur.

aslında üç ayrı yazı olabilecek malzemeyi, burada tek bir defada çıkarmak niyetindeyim. buyrun önce köfteli patlıcanımızı yapalım, akabinde inciraltı'nda rakımızı içelim ve en nihayet tekrar eve gelip film karşısında keyif yapalım.

*
geçen gün yemek yapmıyor olmaktan sıkılıp mutfağa gireyim dedim. adını bilmiyorum onun ama, hani var ya patlıcanları uzun uzun dilimleyip + şeklinde koyup ortasına köfte konduruyorsun. ondan yaptım.

bu arada baktım şimdi, "islim kebabı" deniyormuş. fakat ben o tarifi kullanmadığım için, kendime islim kebabı yaptım da diyemiyorum. adına "artı patlıcan" diyebiliriz mesela. güzel oldu, damağım şenlendi, midemde kelebekler uçtu filan da... bulaşıkçı şart.
fotoğrafın kaynağı için lütfen tıklayınız.

köfteyi yapalım önce, aradan çıksın. fakat onu yapmadan önce, patlıcanları uzun uzun doğrayıp tuzlu suya koymuş olalım ki, o arada acısı gitsin. tabii patlıcanı düzgün şekilli seçmiş olmanız lazım,

ben her şeyi iki lokma yaptığım için kıymayı 150 gr. filan kullandım. artık siz kendinize göre ayarlarsınız. işte o kadar kıymaya avcumun dibi kadar ekmek içi ufaladım. yalnız bu kıvam işi benim kafadan tutturabildiğim bir şey değil, "olmazsa eklerim" diyerek koydum ekmeği, en son bir denedim, çalıştı. yarım soğanı kıyıp tuzla ovdum. ovduktan sonra durulanır mı bilmiyorum ama ben duruluyorum. salça koymasam olmazdı, ama tadı belirgin olsa o da olmazdı, o yüzden tam dolmamış bir tatlı kaşığı salça ekledim. (bu arada on bininci tekrar ama olsun. bu blogda kırmızı et=kuzu, tavuk=ızgara tava ve salça=biber salçasıdır her zaman.)

kimyon, karabiber ve tuz tabii ki. patlıcana girmeyecek olsa kekik de serperdim biraz, isterseniz kullanın ama pek yakışmayabilir. unutmadan, bir diş de sarımsak ezdim içine. ve hayır, yumurta kırmıyoruz. kadınbudu olmayan köftede yumurtayı gereksiz buluyorum.

kızarttım onları, bir köşede duradurdu. derken patlıcanlara geçtik.

patlıcan sünger gibi bir şey olduğu için, yağa atmadan önce suyunu iyi almak lazım. her tarafınıza bulaşmasın sonra. önlü arkalı kızarttıktan sonra alalım, + şeklinde koyalım, ortasına köfteyi koyup kenarlarını kapatalım. aslında mantıklı olan, patlıcanı biber ve halka domates eşliğinde kürdanla tutturmak. fakat ben öyle yapmak istemedim. te bin yıl önce burak bana başka bir meze için taze soğan yaprağını kullandırmıştı, onu denedim. taze soğanın yaprağını alıp sıcak suda azcık bekletiyorsunuz, kayış gibi oluyor. sonra onu alıp ip gibi kullanaraktan patlıcana fiyonk kondurabilirsiniz. çok da tatlı oldu bence yeşil yeşil.

çok fazla pişirmeniz gerekmiyor, çünkü zaten her şey pişmiş durumda. kaynayınca altını kısıp on dakika da öyle tutun, bence yeterli. afiyet olsun :)

*
yukarıda burak dedim ya, işte onunla çok enteresan bir şekilde tekrar buluştuk. taze soğan yaprağı meselesi tam 4 sene önceydi, o günden bugüne ise hayatta olup olmadığını dahi bilmiyordum. derken geçenlerde sokakta karşılaştık - meğer evlerimizin arası otuz saniyeymiş. çayla başlayan sohbet rakıya ilerledi, derken bir baktık ki inciraltı meyhanesi'ndeyiz.

orayı zaten merak ediyordum, çünkü atlas'ın geçtiğimiz aylarda verdiği istanbul'un meyhaneleri ekinde de bahsedilmişti kendisinden. ama gidememiştim.

böyle bakınca bayağı meyhane aslında ama...
meyhane denince benim aklıma kahkaha gelir. kafalar güzel olunca insanlar fondaki şarkıya eşlik eder filan mesela. yan masada eski solcu amcalar ve teyzeler vatan kurtarır, arkada aşık bir çift rakıdan değil birbirinden sarhoş olur, ötede 3-5 genç adam eski sevgili muhabbeti yapar, beride 3-5 genç kadın da eski sevgili muhabbeti yapar, biz özlemle kahkaha atarız, murat hepimize küfreder, ziya abi'den buz istenir, ömer abi hesapları karıştırır, kadeh bitince ben doldururum. meyhane dediğin böyle bir yerdir.

inciraltı ise, meyhaneden çok rakı içilen bir restoran gibi. her şey çok düzgün, müşteri kitlesi "beyaz," personelin davranışı "işçisin sen işçi kal" standardına uygun. ayol şarap tatmaya gelmedim ben rakı içiyorum, neden bana efendinmişim gibi davranıyorsun? sana da bir kadeh koyalım, olsun bitsin.

öte yandan, kimi durumlarda inciraltı gibi yerler hayat kurtarır. mesela aileyle gidilir, kızla gidilir, dört yıldır ilk defa görüştüğün biriyle gidilir, bunlar olur. ama başka zaman gerek yok. mekan görme peşindeyseniz onu bilemem.

yalnız bu dediklerim "hof çok sıkıldım :/" gibi anlaşılmasın. fakat masayı güzel kılan şey bulunduğu mekan değil, üzerinde dönen sohbetti. ki bunun da ortamla alakası yoktu. kayıtlara geçsin.

yiyip içtiğimize gelince...

- arnavut ciğeri fena değildi, ciğer sevmeyen biri olarak sorunsuz yedim. fakat kimyonsuzdu. kimyonsuz ciyere karşıyız.
- patlıcan salatası da aldık; ben ısrarla onun hazır patlıcan olduğunu iddia ediyorum ama burak aksi görüşte. gidince deneyin, tok bir tadı olmadığını göreceksiniz.
- beyin tava aldık ama ben beyin insanı değilim. yani yiyemeyişmin restoranla alakası yok. burak kötü bir şey söylemedi.
- balık turşusu aslında güzel olabilirmiş fakat defne tadından hoşlanmıyorum. zevk meselesi, yoksa mezenin kendisine bir itirazım yok.
- beyaz peynir daha iyi olabilirdi, tamam bu da iyi ama tadı damağını doldurmuyor. gümbür gümbür bir peynir değil yani.
- dövme hıyar salatası pek güzeldi. benzerini kadıköy çarşı'daki nisan'da yemiştim, başka yerde de rastlamadım. yani kıyaslama yapabilecek durumda değilim, ama bunu gerçekten beğendim.
- adını hatırlamadığım bir meze daha yedik, kuru domatesin içine balık koymuşlar. benim favorim bu oldu, iyi fikir, iyi uygulama.

tüm bunlar, iki küçük efe'ye mezelik etti. rakılarla beraber toplam 230 küsür lira verdik, sanırım 234. ne yapalım, olacak o kadar.

özetle, evet güzel, nezih, düzgün, gidilir. ama "gerektiği" zaman.

*
peki buraya gitmek, ne zaman gerekmez?

seninle bir rakı içseymişiz edith abla.
geçtiğimiz salı, evde geçirdiğim ender akşamlardan birini yaşadım. bir süredir haftaiçi ve sonu mütemadiyen sokaklarda olduğum için, koltukta pineklemeyi çok acayip özlemiştim.

normalde evde içen biri değilim, yalnızken de içmem. fakat o akşam evde olmak beni o kadar mutlu etti ki, canım rakı içmek istedi. dolapta da vardı, şalgam da vardı üstelik, hemen gittim yoğurt ve salatalık aldım. hemen bir cacık, içine azıcık da taze soğan kıyılmışından. derhal beyaz peynir, üzerine zeytinyağı kekik ve pulbiber gezdirilmiş. ooooh hayat bana güzel. bir de film koydum kendime, edith piaf'ı anlatan. non je ne regrette rien eşliğinde yudumladım nevalemi. ne güzel şarkıymış, ne güzel kadınmış arkadaş. bizim rakı içen kadın hastası tipler rakı bilmeyen edith abla'mın kılına kurban olsun.

işte bu zaman gerekmez. hatta bunun için, aksine, evden çıkmaman gerekir. "evde yaşanan mini hazlar" bunlar işte bebeyim, saçma sapan cinsiyetçi reklamlara kanmayalım.

*
öperim,
göksun.

26 Nisan 2013 Cuma

Etsiz tembellik de mümkün (B&T 5)

Selam,

Buraya bir şey yazmıyorum ama niye bir sor. Yemek namına hiç-bir-şey yapmamaktan. Seçtiğim hayat konusunda derin endişelerim var ama zaten neyi seçsem aklım diğerinde kalacaktı, o yüzden çok düşünmeye gerek yok. (İç ses: Sus ve yaşamaya devam et.)

Geçenlerde borcama et ve sebze koyup fırına vereyim dedim, suyunu mu çok koymuşum ne olmuş, olmadı nitekim. Yemek pratik gerektiren bir şey, benim ise buna hiçbir zaman imkanım olmayacak. (İç ses: Titrerim mücrim gibi, baktıkça istikbalime...)

Fakat ortalıktan tamamen kalkmadan bir enginar pişireyim dedim, işte o çok güzel oldu. Neden, enginar tammm bir tembel yemeği de ondan. (Tembel yemeği: Hiçbir numarası olmayan ama adına bakınca bir şey sandığın yemek.)

Enginarı suyun içinde alın, yoksa kararır. Ben 1 bilemedin 2 kerede ve tek başıma yiyeceğim için tek parça aldım.

Enginar her yerde "bütün halinde" pişiriliyor, görsellik dışında bunun hiçbir anlamı yok bence. Neden yerken bıçakla uğraşayım ki; hem "ay ortası da pişti mi acaba" diye strese girmenin ne gereği var? Doğrayın efendim, korkmayın, kimse kızmıyor. Kare kare hale getirdimdi ben.

Bir adet patatesi de yine enginarla aynı boyutlarda olacak şekilde doğradım.

Küçük bir soğanı ince ince kıydım. (Evde küçük soğan yoksa ve yarım soğan kullanmam gerekmişse, kalanını  alüminyum folyoya iyice sarıp, sonradan menemen için kullanıyorum.) Evde kalmış bir sap taze soğan vardı, onu da doğradım yine.

Enginar alırken keşke bezelye ve havuç da alsaymışım, siz alın. Azar azar koyardım içine. "E bari bir renk olsun içinde" diyerekten,  evde kırmızı kapya biber vardı, onu doğradım halka halka.

Hepsini koy tencereye, üzerine ver zeytinyağını. Ama öyle koklatır gibi değil, bayağı "bas" yani. Normal zeytinyağlı yemeğe ne kadar koyuyorsan işte, sana kalmış. "Normal zeytinyağlı yemek derken?" mi diyorsunuz? Yani ben zeytinyağı tenekesini 2-3 tur filan döndürdüm, yarım çay bardağından aşağı koymamışımdır. (Çay bardağı: Normal kahveci bardağı olan. Armut ya da "ajda" değil.)

Hayır, soğanları kavurmuyoruz. Gerçi bu tercih meselesi ama bence çiğden olunca daha hafif ve lezzetli oluyor.

Üzerine -en fazla- bir küp şeker. Yarım bardak filan su. Bir halka limon. Tuz. Bir de, eğer evinizde varsa, Antakyalıların zeytinyağına karıştırdıkları bir baharat karışımı var, ondan. Aslında onu yemek değil banmalık baharatı olarak kullanıyorlar ama ben zeytinyağlı yemeklere de çok yakıştırıyorum.

Kısık ateşte pişedursun. Çogzel oluyor. Bekar, tembel ve sağlıklı. Müthiş.

Afiyet olsun,
Göksun.

4 Mart 2013 Pazartesi

Adana kebabı değil, adeta Kayser Soze.

Selam arkadaşlar,

Hiç aklımda olmayan bir konuydu ama, Adana kebabından bahsedeyim istiyorum.

Diğer şehirleri bilmiyorum ama İstanbul'da "Urfa acısız - Adana acılı" diye bir ayrım var. Orijinal Adanalılık taslayan kebapçılar bile bunu söylüyor hatta. Nereden çıkmış kim uydurmuş bilmiyorum ama bu kadar saçma bir şey olamaz.

Aşama aşama gidelim:
Bu değil.

1. İstanbul'da yediklerimiz gerçekten Adana kebabı mı?

Hayır. Bu benim burun büktüğüm bir konu değil, ama bilin ki hayır.

İstanbul, yeme alışkanlıklarının Adana gibi olmadığı bir yer. Mesela biz dana etini pek tercih etmeyiz, salçasız yemekten çok hoşlanmayız, baharat ise olmazsa olmaz. Zeytinyağlı, bizim için "salata niyetine" bir şeydir. Gerçi bakmayın, ben zeytinyağlı kereviz için adam dövecek biriyim ama o ayrı. Genelden bahsedersek, etli-soğanlı-salçalı bir mutfağı vardır bizim oranın.

Bu değil.
Bu kültürü aynen alıp İstanbul'da uygulamak ne kadar kârlı olabilir ki? Siz Adana Kazancılar Çarşısı'nda yediğiniz kebabı gelip burada aynen yapsanız, bulunduğunuz bölgedeki 3-5 Adanalı dışında kaç kişi gelecek? O kebap buralılar için fazla yağlı, gereksiz ağır gelmeyecek mi? Şu durumda, benim sorunum kebabın gerçeğe uymamasıyla değil, uyduğu iddiasıyla.

2. Adana kebabı acı mıdır?

Hayır, hayır, yüz bin kere hayır, acı çektirme bana!

Bu hiç mi hiç değil.
Değildir. Net. Evet salçalı ve baharatlıdır, ama acı değildir. Ha şimdi diyebilirsiniz ki, "Ama Adanalıların acı eşiği yüksek olduğundan, size acı gelmeyen şey bize öyle geliyor." Yine de hayır. Çünkü burada Adana diye satılan şey, orijinal Adana'dan daha acı.

Şimdi de eğer "Hm o zaman orijinal Adana, buradaki Urfa gibi mi?" derseniz, ona da hayır. Çünkü buradaki Urfa, tatsız tuzsuz kupkuru kıyma - eminim orijinali öyle değildir. Adana öyle değil. Çünkü baharatlı olan şey kesin acı olacak diye bir şey yok.

Eğer Adana'da siz "acılı" dememiş olmanıza rağmen acı bir kebap gelirse, ben Adana diye bildiğim yerin aslında neresi olduğunu sorgulamak durumunda kalacağım.
İŞTE BU!

3. İstanbul'da "hakiki Adana'yı" nerede buluruz?

Bilmiyorum. Fakat şunu net olarak söyleyeyim, Adana'yı yanında bulgur pilavıyla getirmek, olumsuz bir önyargı için yeterli sebeptir. Tamam belki yediğiniz şey güzel olabilir ama bilin ki başka bir şey yiyorsunuz.

Eskişehir'deymiş, ama güzel, evet.
Dürümcüler:

- Beşiktaş'taki Dürümce hala var mı bilmiyorum, varsa oradan ZİNHAR uzak durun. Adana bu değil.
- Arka Sokak Lezzetleri'ne uyup Dürümzade'ye giderseniz, üç kişilik ekmeğin içinde çeyrek porsiyon et yiyeceksiniz, üstelik kuru, üstelik teneke yağlı.
- Melekler Dürüm Evi'nin, orijinalliği yok ama yeniri var. Dürümün içinde mor lahana olmasaymış iyiymiş ama yine de diğer ikisinden daha iyi.
- Kimyon Dürüm, tamam komşumdur severim, ama Adana farklı bir şey. Üzgünüm, etinde tat yok.

Restoranlar:

- Zübeyir,
- Musa Ustam,
- Umut Ocakbaşı'ndakiler "gerçek" değil. Ha bir "et ürünü" olarak fena değil, eyvallah, ama bilin ki kebap tam olarak öyle bir şey değil. Buradaki kebaplar "kuru" oluyor, pırıl pırıl görünüp buram buram kokan kebaplar değil bunlar. Et işte.

- Kadıköy Çarşı'daki Kolcuoğlu (diğerlerine gitmedim)
- Kalamış'taki Kazancılar ise, nispeten daha iyi, kebaba benziyor. (Kazancılar el değiştirmiş gerçi, ben gideli çok oldu.) Daha bi güzel görünüyor, o kadar kuru değil, "salça rengini" görüyorsunuz.

- Yüzevler'in Adana'daki asıl yeri bile "on numara" değildir, o yüzden İstanbul'dakinin de gerçekten iyi olacağını düşünmüyorum. Ama denemedim.

- Küçükyalı Yeni Dostlar'ın methini çok duydum ama henüz gitmişliğim yok, gidersem onu da söylerim. Bu arada, (Yeni) Dostlar Adana'da meşhurdur.

Tike, Set filan gibi ciks yerleri saymıyorum bile. Lüks yerlerde kebap yeme olayına karşıyım, Adana'daki lüks restoranlarda dahi zevk almıyorum yediğim kebaptan.

Şimdilik bu kadar, afiyet olsun :)













7 Ocak 2013 Pazartesi

Moda Dodo: Kral çok feci çıplak!


Moda Çay  Bahçesi'ne giderken sağda Dodo diye bir kafe var ya, genelde kahvaltıyla anılır. Hah işte o kahvaltı hakkında söyleyeceklerim var. Buyrun sitesini verelim: http://www.dodomoda.com/index.php

Önce iyi taraflarından bahsedelim...

- Kahvaltıda yiyeceklerimizi seçebiliyor olmamız güzel görünüyor ama bu konuda yine de şüphelerim var. Aşağıda bahsettim.
- Gelen ürünler gerçekten lezzetli.
- Öyle yarım çeyrek lokma değil, bayağı "dilim" koyuyorlar. Geçen hafta gittik, bir tulum peyniri dilimi koymuşlar, maşallah dedim. Keza diğer peynirler, jambon filan, kalın hep.
- Her zaman kalabalık, o yüzden de kendinizi iyi ve tercihe değer bir yere gelmiş gibi hissediyorsunuz. Fakat ben bu hissin pek gerçekçi olmadığını düşünüyorum artık.

Zira:

- Evet kahvaltıda yiyeceklerimizi seçebilmek güzel. Fakat o zaman da, anlamsızca pahalıya geliyor. Kişi başı - mesela- 15 lira verecekseniz, evde yaptığınız kahvaltıdan pek de farkı yok aslında. Üstelik de eminim evdeki çayınız daha güzel olacaktır.

Beltur sevimsiz bir yer ve Moda İskelesi'nin Beltur olması mesela benim içimi acıtıyor. Fakat bu konuya takılmayacak biriyseniz, Dodo'ya 15 lira vermek yerine Beltur'a 17.5 lira vermek çok daha mantıklı. Denizin dibinde olacaksınız üstelik, mis. (Bu arada 17.5 liralık bir tabak Dodo'da da var ama buranın tek sorunu 2.5 lira olmadığından...)

- Şimdi "Ama Beltur'un 17.5 lirasında sadece iki çay var" demeyin. Çünkü arkadaşlar, Dodo'da zaten ikiden fazla çay içemiyorsunuz. Yok yani, adamlarda servis, çay getirme, kahvaltıya gelen insanın çay isteyebileceği, kafasını kaldırıp insanlar bir şey istiyor mu diye bakma... gibi algılar yok. Belki çalışan sayısı az geliyordur bilmiyorum ama ben 4 yıldır Moda'dayım, buraya her sene birkaç kere gitmişimdir, ı ıh, zerre ilerleme yok. Bir çay söylediğiniz zaman on kere daha söylemeniz ya da o çayı tamamen unutmanız gerekiyor.

Birinde artık dayanamayıp bardağımı alıp içeri gittim, "Siz getirmiyorsunuz ben alayım bari" diyerek. "Biz getiririz" diye beni masama gönderdiler, çay yine ben diyeyim 3 sen de 5 saat sonra geldi.

- Artı, bu sanırım yandaki kafelerde de böyle ama, çayı termosla dağıtmak ne abi, o ne öyle ya buz gibi? Bir de bulanık zaten.
- Çay bardağının değiştirilmemesinden rahatsız oluyorum. Buna lütfen "gereksiz hastalık" gözüyle bakmayın, siz olmuyor musunuz gerçekten? Kahvaltım bitmiş, tatlımı tuzlumu yemişim üzerine keyif çayımı içicem, fakat o da nesi, bardağımın her tarafı yağ olmuş. Sevmiyorum, ben kendi evimde bile aynı bardağı üç kere kullanmam. Zaten o çayla da ne keyfi Allahını seversen ya.

Hayır maliyet peşindeler desen, bir kere iki peynir üç domatese 15 lira alarak maliyeti on kere çıkarıyorlardır zaten. Musluk suyuyla demlenen çayı hep aynı bardakta sunacağına, iki zeytin eksik koy. Bari bir çay kaşığı koyun abicim, karıştırma çubuğu veriyorlar bir de, kafe değil okul kantini mübarek.

"Hala aynı değildir herhalde ya, olamaz yani, olmamalı..." diye düşünerek, 1 Ocak günü yine buraya gittik. Son oldu.

Eğer 15-20 lirayı ille verecekseniz, benim evde halihazırda tulum peyniri, ezine, normal beyaz peynir, domates, biber, yeşil zeytin, tereyağı, petekli bal ve demleme çay var. Jambon filan da alırım. İstediğiniz omleti de yaparım.

Ama yine de büyüklük bende kalsın, kahvaltıya gelenden tek beklediğimiz Türk kahvesi yapması ve yanında yemelik küçük ekler getirmesi. Siz daha Dodo'ya gidin.

Çok sevgiler,
Göksun.

9 Aralık 2012 Pazar

İş Kanunu çerçevesinde pizzaya banma hakkı

Sevgili bekarlar, yemek yapmaya vakti olmayanlar, beceriksizliklerine bakmadan hatunu yemekle etkilemenin peşinde olanlar, yemekle uğraşmaktan hoşlanmayanlar ve diğerleri... Bir "tembel işi" yemeğimizle daha karşınızdayız.

Önce, her zamanki gibi, günlük mutfağa girme hikayemizi paylaşalım. Benimki biraz Yeşim Hoca'ya inattan oldu; kendisi eminim beni çok iyi tanıyordur (!) tabii o ayrı. Geçen derste, "doktora öğrencisisiniz, tabii ki başka hayatınız olmayacak ve gerekirse işi de bırakacaksınız, benim bu konuda acımam yoktur" benzeri ifadeler kullandı - özellikle acıma kısmı yüzde yüz gerçek. Bense o arada içimden, "O zaman üniversite bize de kadro versin Allah Allah, çalışmak zorunda değildim de ben kendime bu zorluğu keyfimden mi yaşatıyorum!" diye düşündüm. Ayrıca, ben tek yönlü biri olmaktan ölesiye korkarım. Olmayacak işler olsa ve ben dünyanın en parmakla gösterilen tezini bile yazsam, eğer dünyadan kopmuşsam, bitirdikten sonra o tezi anmak bile bana zûl gelir.

Sabahtan beri ders çalışıyorum, içim dışım kıdem tazminatı oldu. Fakat madem bende "akademi kumaşı" yok,  bari biraz da yemek yapalım. Günün birinde "Kitap yazdım da ben, öhm..." diye gezinmeyi bilirken, mutfak konusunda söyleyecek şeylerimiz de olsun.

Pratik ve lezzetli olsun diyerekten, fırında mantarlı-kaşarlı bir şeyler yaptım, adını da (şu an) "banmalı pizza" koydum. Pizzanın hamuru yok ama içeriği var.

Eğer firınınız varsa, borcamınız da vardır. Yoksa, A101'de şu günlerde 4-5 liraya satılıyor, tükenmeden alın. Aslında güveç olsa tabii ki daha iyi ama elimin altında borcam vardı.

- Bir paket mantarı alıp yıkayalım. Soymaya gerek yok, uzun uzun dilimleyelim. Borcama koyalım.

- Bir kalem sucuk kullanacağız. (Kalem mi deniyor, ne deniyor o tek parçaya?) Markası tercihinize kalmış. Baharatlı seviyorsanız ve "Hem güzel hem ucuz hem de gerçek sucuğu nereden bulalım" derseniz, ben -yine- A101'deki Danet markalı ve üzerinde "evlik" yazan sucuğu kullanıyorum. Tabii ki bir Apikoğlu, bir Cumhuriyet filan değil, fakat Polonez, Maret, Pınar gibi markalardan ve diğer market ürünlerinden bence daha güzel. (Hayır, A101'den para almıyorum, sadece denk geldi.)

Sucuklarımızı halka halka doğrayıp sonra o halkaları yarımay yapalım. Mantarların üzerine dizelim.

- İki orta boy domatesi soyup küçük küçük doğrayıp üzerine yayalım. Yalnız ben domatesleri doğrarken illa ki yediğim için, aslında iki küçük domates kadar da olabilir o, bilemiyorum. Özetle, domatessiz yer kalmasın yani.

- Bir çarliston biber bir de kırmızı kapya biberi ince ince doğrayıp, karıştırıp, domateslerin üstüne yayalım.

- Üzerine kaşar rendeleyelim. Evde dilimli kaşar vardı, 5 dilimini küçük küçük doğrayıp gezdirdim ama az geldi. Miktarı size kalmış.

- Üzerine çok az ayçiçek yağı gezdirdim. Şöööyle, salataya koklatır gibi. Çünkü bence tereyağı daha önemli, ama ondan da çok az kalmıştı. Parmağın bir boğumu filan kadardır en fazla, işte o kadar tereyağını dilimleyip kaşarların üzerine yerleştirdim. Eğer olsaydı iki boğumdan aşağı koymazdım.

- Tuz atmayı unutmakla iyi etmemişim, buralarda bir yerde üzerine tuz da gezdirmek lazım. Karabiber de olur, seviyorsanız.

- 180 derecelik fırında (fırını önceden ısıtmamıştım) 30 dakika. Çıkarınca ister çatalınızla kibar kibar, ister ekmeğinizle bandıra bandıra yiyin. Fazla sulu olmuyor ama banılacak kadar var.

Perfecto!

Afiyet olsun :)

*
Not: Bu içeriği unutmayın. Onu da sonra anlatırım :)

12 Kasım 2012 Pazartesi

Yaşasın tembellik, yaşasın tavuk. (B&T 4)


Yaşasın tembellik, yaşasın tembellere de leziz yemekler yeme imkanı veren tüketim toplumu!

Saat 18:50. Fırını 200 dereceye getirin, o ısınadursun.

Eğer tavuğunuz hem leziz hem de kemiksiz olsun istiyorsanız, bunu kaç yüzüncü söyleyişim bilemiyorum, üzerinde "ızgara tava" yazan paketi alıyorsunuz. Genelde yaklaşık 1 kiloluk kutularda satıyorlar, tek kişiyseniz 3 pişirimlik tavuk demektir bu. Kalan kısmı buzdolabı poşetiyle buzluğa attınız mıydı, bir ay içinde iki kere daha tavuk yemeği cepte.

Bak mesela bu da tembellik. But niye almıyorsun, kemikli çünkü. Allah'ım ölümüm tembellikten olacak. Yalnız bu arada, eğer yemekle kız tavlama niyetindeyseniz bence siz de bundan alın. Hem kızı kemikle uğraştırmayın, hem siz "butu çatal-bıçakla yemeye kasıcam" diye rezil kepaze olmayın, hem de "kolaylık bilen pratik adam" olun. Bu üçüncüsü çok önemli.

Ben acılısını aldım, o kadar da acı değildi.
Konuya dönersek, kullanacağınız tavuğu alın bir tabağa... Knorr'un "fırında tavuk harcı" çeşitlerinden birini alıyorsunuz, ben şimdilik sadece acılı olanını denedim. Paketin tamamı bir kilo tavuk için. Tavuğunuzun ne kadarını kullanacaksanız, bu harcın da o kadarını tabaktaki tavuğunuzun üzerine serpiştiriyorsunuz. Önlü arkalı bulanıyor tavuk.

Bu harç paketinin içinden, fırın torbası da çıkacak. Tavuklarınızı o torbaya koyup ağzını yine içinden çıkan şeyle kapatın. Poşeti fırına koyma şeklinize göre, yukarıda kalacak şekilde birkaç delik açın. Kürdanla mesela. "Yarmayın" yani.

Saat 18:57 - and the tavuk goes to fırın.

19:45 - oouvvv beybi. Ultra kolay, feci lezzetli. Öyle kolay ki, bunu masaya koyup "yemek yaptım" demek, resmen dalga geçmek gibi. Ama, bir de yanında makarnayla, nasıl da leziz <3

*
güncelleme: yukarıda bahsettğim çeşni, fotoğrafta görünmüyor. dün markette ondan kalmamıştı, "mangal lezzeti" yazandan aldım. pek tavsiye edemiyorum... "toprak yiyormuş" hissi verdi çünkü hem tadı hem kokusuyla.

bu sefer, tavuk poşetinin içine mantar ve patates de ekledim. tam kıvamında piştiler, kıvamları harika oldu. ama işte çeşni tam olmayınca... aynı poşeti acılıyla denerseniz, mangallısından daha güzel olacaktır.

afiyet olsun :)